“One day about a month ago, I really hit bottom. You know, I just felt
that in a Godless universe, I didn't want to go on living. Now I happen
to own this rifle, which I loaded, believe it or not, and pressed it to
my forehead. And I remember thinking, at the time, I'm gonna kill
myself. Then I thought, what if I'm wrong? What if there is a God? I
mean, after all, nobody really knows that. But then I thought, no, you
know, maybe is not good enough. I want certainty or nothing. And I
remember very clearly, the clock was ticking, and I was sitting there
frozen with the gun to my head, debating whether to shoot.
[The gun
fires accidentally, shattering a mirror] All of a sudden, the gun went
off. I had been so tense my finger had squeezed the trigger
inadvertently. But I was perspiring so much the gun had slid off my
forehead and missed me. And suddenly neighbors were, were pounding on
the door, and, and I don't know, the whole scene was just pandemonium.
And, uh, you know, I-I-I ran to the door, I-I didn't know what to say.
You know, I was-I was embarrassed and confused and my-my-my mind was
r-r-racing a mile a minute. And I-I just knew one thing.
I-I-I had to
get out of that house, I had to just get out in the fresh air and-and
clear my head. And I remember very clearly, I walked the streets. I
walked and I walked. I-I didn't know what was going through my mind. It
all seemed so violent and un-unreal to me. And I wandered for a long
time on the Upper West Side, you know, and-and it must have been hours.
You know, my-my feet hurt, my head was-was pounding, and-and I had to
sit down. I went into a movie house. I-I didn't know what was playing or
anything.
I just, I just needed a moment to gather my thoughts and,
and be logical and put the world back into rational perspective. And I
went upstairs to the balcony, and I sat down, and, you know, the movie
was a-a-a film that I'd seen many times in my life since I was a kid,
and-and I always, uh, loved it. And, you know, I'm-I'm watching these
people up on the screen and I started getting hooked on the film, you
know. And I started to feel, how can you even think of killing yourself.
I mean isn't it so stupid? I mean, l-look at all the people up there on
the screen. You know, they're real funny, and-and what if the worst is
true.
What if there's no God, and you only go around once and that's
it. Well, you know, don't you want to be part of the experience? You
know, what the hell, it's-it's not all a drag. And I'm thinkin' to
myself, geez, I should stop ruining my life - searching for answers I'm
never gonna get, and just enjoy it while it lasts. And, you know, after,
who knows? I mean, you know, maybe there is something. Nobody really
knows. I know, I know maybe is a very slim reed to hang your whole life
on, but that's the best we have. And then, I started to sit back, and I
actually began to enjoy myself.”
Woody Allen
Bazen düşünüyorum da, o halde varım!
24 Ağustos 2013 Cumartesi
10 Ağustos 2013 Cumartesi
"Yalnız
hissetmek kötü değil" dedi bir arkadaşım geçen çay içerken, aslında
haklıydı. Zaten ben de yalnız değildim. Sonra hep beraber çayımızı
yudumladık. Neden çay içtiğime anlam veremiyorum. İçkiyi bile yanlış
zamanda bırakmıştım. Zaten zaman hiçbir zaman kontrolümde olan bir şey
değildi. Zaman her şeyin ilacı derler. Oysa zaman hiçbir şeyin ilacı
değildir. Mesela diş eti iltihabını tedavi ettirmezsen ileride kalp
hastalıkları da dahil olmak üzere bir sürü önemli hastalığa yol
açabilir. Yani zaman; iyileştirici bir unsurdan ziyade, ölüme doğru
atılan adımlardan oluşan bir deli zırvasıdır (Bolat, 2012, Kendi
Sesinden Aforizmaları).
O değil de ben humorumu da kaybettim.
Geçen bir arkadaşım "sen kiloyu humordan verdin" dedi. Lan benim ne çok
arkadaşım varmış ya. Hepsi de konfüçyus amınakoyayım. Her şeye bir
lafları var. Neyse, işte humorum kayboldu benim. Acayip kötü
hissediyorum bu yüzden. Gerçi tek derdim bu olsun amınakoyayım. Bir de
küfür etmeyi çok seviyorum. Küfür etmek
bence dünyanın en güzel şeylerinden ilk üçe çok rahat girer. Hele o
küfürlü atasözlerini kesin benim atalarım bulmuş. Favorim: "Fakir atlar
ip üstüne, gider düşer sik üstüne". Kendi talihsizliklerimi hep bu
atasözüyle özetlemişimdir.
Biraz da aşktan bahsedeyim.
Biliyorsunuz aşk eskiden zor bulunan bir şeydi. Hatta zamanında karneyle
satılıyordu. Şimdiki nesil bu açıdan çok şanslı çünkü her evde
neredeyse bir aşk var. Sizin genleriniz bile aşk sonucu bir araya
gelebilmiş. Aşk demeyelim de sevgi diyelim. Sevgi daha büyük bir
kelimedir. Hem nicelik, hem de nitelik açısından. Bunu bilmek ne güzel.
Bir insanı sevmek güzel şey. Belki de en güzel şey. Bilmiyorum,
tahlilini hiç yapmadım. Sevgi biter mi peki? Gasset "sevgi sonlanmaz"
diyor. Gerçekten de öyle. Azalabilir ama sonlanmaz. Bu yüzden hayat daha
da zorlaşıyor ve buna gerçekten yapabileceğimiz bir şey yok. Bu da
modern insanın en büyük açmazıdır tahminimce.
Bir arkadaşım
"Olmayacak şeyler için umut beslemek, düşmekte olan bir atom bombasının
gölgesine lale soğanı ekip, çiçek vermesini beklemek gibi" demişti. Umut
da zaten böyle bir şey değil midir? Olmayacak bir şeyi beklemektir.
Oysa olacak bir şeyi beklemek sadece beklemektir. Ve beklemek sıkıcıdır.
Oysa umut etmek, acı çekmek, hissetmektir. Her gece, her sabah,
mücadeledir. Güzeldir lan işte. Hayatta olduğunu hissedersin. Tek başına
yaşayan bir insan için umut: iş çıkışı eve gittiğinde yemeğin hazır
olmasıdır. Bir nevi imkansızdır. Ama bir mucize düşünün. Bu kişi eve
gidiyor ve bir şekilde buzdolabında 3 çeşit yemek buluyor. İşte o
zamanki mutluluğu pahabiçilmezdir. Kısaca umut: mucizelere inanmaktır.
Aşk, sevgi ve umut güzeldir. Sevgi: aşk ve umuttur. Kısaca sevgi
değerli şeydir ve ona sıkıca sarılıp kaybetmemek için mücadele etmek
gerekir. Ne olursa olsun elinizdeki sevginin kıymetini bilin çocuklar.
Bir sevgi kolay yetişmiyor. Sevgi dalında güzel (odun arkadaşlarım için
gelsin). Çabalayın olum çabalayın. Hadi iyi akşamlar.
25 Mayıs 2013 Cumartesi
Hüseyin Unchanined
" Yozgat'ın puslu ormanlarında ağır ağır ilerliyoruz. Kaç gündür yollardayız, hangi gündeyiz farkında değilim. Ayağımdaki zincirler canımı sıkıyor. Benim gibi babayiğit bir adamın sonu böyle olmamalıydı. Oysa tek yaptığım şey ramazan ayında oruç tutmamaktı. Çalıştığım çiftliğin sahibi dinci herif beni de bu köle tüccarlarına sattı. Lanet olsun. Bulduğum ilk fırsatta bu ki gerizekalıyı da öldüreceğim... "
- Hey, sen ağacın arkasındaki. Gecenin bu saati yalnız başına ne işin var?
- Aslında sizleri arıyordum beyler. İş konuşmak istiyorum. Ben Remzi, veteriner Remzi.
- Bizi mi arıyordun? Senin gibi lanet bir baytar bozuntusunun, bizim gibi köle tacirleriyle ne işi olur?
- Taşıdığınız köleler arasında Gülen çiftliğinde çalışmış birisi var. Eğer anlaşabilirsek onu satın almak istiyorum.
- Senin paran burada geçmez yabancı! Şimdi yaylan da ense tıraşını görelim.
- Aranızda Gülen çitliğinde çalışmış olan hanginiz. (Kölelere doğru seslendi)
- ......
- Benim dayı. Ben çalıştım o pezevengin yanında. İsmim Hüseyin, H sessiz.
- Seninle işimiz var Üseyin.
+ HEY ADAMLARIMLA KONUŞMAYI BIRAK DEMEDİM Mİ? (Silahını çeker)
.... Silah sesleri.....
"Dayıya bak! Baksan 80 yaşında ama gözünü bile kırpmadan iki kişiyi vurdu"
- Üseyin! Hadi gidiyoruz. Sana karlı bir iş teklifim var. Siz, köleler! Siz de kendinizi çözüp batıya doğru gidin. İzmir diye bir kent var. Muhtemelen sizi hoş karşılamayacaklar ama yine de zincire vurulmaktan iyidir.
- Tamamdır dayı gidelim. Ne yapacağız.
- Ben kelle avcısıyım, iki tane adam arıyorum. Süleyman ve Mahmut Yıldırım. Milletin karısına kızına bulaşmış, cinayet işlemişler. Ancak ben bu adamları tanımıyorum. Sen ise tanıyorsun. Bana bunları göstereceksin ve bunun karşılığında seni azat edeceğim.
- Ooo öyle desene be hacı amca. Okey yani benden yana problem yok.
(birkaç gün yol aldıktan sonra)
.....
- Çiftlik burası mı?
- He burası.
- Aha şu iki herif onlar, bana da işkence ettilerdi.
- Tamam sen sakin ol. Ben halletcem.
- Selamınaleyküm gençler. Ne yaptınız?
- Alkeykümselam hacı amca. İşte çiftlik işleri felan. Sen ne yaptın?
- İyi, işte yoldayız kaç gündür de, bir dinlenelim dedik. Şişş bak ne diyeceğim, bizi iki ayran getir de bağrımız serinlesin.
- Ayıp ettin dayı geç otur.
+ Lan Sülo bu bizim Üseyin değil mi?
- Vay amınakoyim hakkaten o.
- NE OLDU LAN ŞAŞIRDINIZ MI OROSPU ÇOCUKLARI? (Silahını ateşler)
....
- Ne yaptın be Üseyin?
- İntikamımı aldım bu şerefsizlerde be dayı.
- Neyse bu seferlik böyle olsun. Ben parama bakarım hacı. Sen de bundan sonra serbestsin.
- Dayı bir şey diyeceğim. Benim gidecek yerim yok. Param da yok. Yarimi de bu deyyusların Gülen başka bir şerefsize satmış. Onu kurtarabilir miyiz?
- Tabi olm o adamların anasını bile sikeriz. Merak etme sen. Biraz para biriktirelim önce. Bir de Yozgat'tayken testi kebabı yiyelim, ajlıktan midem bulandı amünüyüm.
- Hah bunu iyi dedin dayı.
Hüseyin ve veteriner Remzi dayı bir süre suçluların peşinde koştular. Bu sırada Hüseyin silah yeteneğini iyice geliştirmişti. Ama aklı hep sevdiğindeydi. Acaba şimdi ne yapıyordu? Hüseyin istemsiz bir şekilde dışından "Offf amınakoyim, dertler de bitmiyor ki" dedi. Bunu duyan Remzi dayı "Dertler de yarrak gibidir be Üseyin, hep en büyüğü kendinde zannedersin". Hüseyin bunun üzerine bir şey diyemedi. Zaten diyemezdi. Nasıl desindi ki? Yani aklına bir şey gelmiyordu. Yaşlı başlı adam nasıl bu kadar terbiyesizce konuşabiliyordu? İyice tiksinmişti yaşlılardan. Zaten yaşlıları pek sevmezdi. Çünkü bir kere yaşlıydılar. Genç insanlar hep güzeldi. Yaşlılar ise oldukça çirkin ve adet çamaşır makinesinde 2 gün kalmış atlet gibi buruş buruştu. İkincisi ise otobüste falan çok saygısızca davranıyorlardı. Zaten bedava bindikleri taşıtta bir de utanmadan yer istiyorlardı. Hüseyin buna uyuz oluyordu. Gerçi kendisi hiç otobüse binmemişti. Ama bir arkadaşı anlatmıştı. O da inanmış ve hemen nefret etmişti yaşlılardan. Evet.
(uzun bir süre sonra)
....
- Hazır mısın Üseyin? Bugün büyük gün. İşte çiftlik. Sevdiceğini de alıp gidiyoruz bu diyarlardan.
- Hazır olmaz mıyım Remzi dayı, aylardır bu anı bekliyorum.
Hüseyin ve Remzi dayı ağır ağır çiftliğe doğru yol aldılar. Çiftlik sahibi biraz aksi bir İzmirliydi. Kimse sevmezdi onu ve artık yaşlandığı için herkese çiğdem diyordu. Garip bir adamdı.
Çiftlikten içeri girdiklerinde iyi karşılandılar. Çünkü zengin bir görünüşe sahiptiler. Görünüş çok önemliydi. O zamanlar görünüş çok sık karşılaşılan bir şey değildi, hatta karneyle satılıyordu. O yüzden iyi bir görünüşe sahip olan herkes zengin kabul ediliyordu.
Çiftlik sahibiyle Remzi dayı sıkı bir pazarlığa oturdular:
-Usta senin kölelerden birini almak istiyoruz. Adı İlayda. Entel ailelerden biriyle kaldığı için adını böyle koymuşlar.
- Ha siz Çiğdem'den bahsediyorsunuz.
- Çiğdem değil efendim İlayda.
- Biz İzmirliler İlayda'ya Çiğdem deriz!!!
- Tamam öyle olsun. Relax. O zaman Çiğdem'i istiyoruz.
- Yalnız ben köle satmıyorum. Biz İzmirliler kölelerimizi satmayız! Zaten köleleri sata sata vatanı bu hale getirdiler!
- Üseyin ben dayanamıyorum vuruyorum bu pezevengi. (Silahını çeker ve vurur)
Herkes bir şaşkınlık içerisinde koşuşturmaya başlamıştı. O sırada İzmirli çiftlik sahibinin yardımcılarından biri Remzi dayıyı vurdu. Remzi dayı kanlar içerisinde yatarken Hüseyin'e gel işareti yaptı ve kulağına eğilerek: "Fakir atlar ip üstüne, gider düşer sik üstüne be Üseyinim, kaderimizde İlayda'yı kurtarmak yokmuş" dedi. Hüseyin iyice tiksinmişti Remzi dayıdan. Adam ölüm döşeğinde bile küfür ediyordu. Ancak Hüseyin umudunu kesmemişti. Çatışmaya başladı. Uzun süren bir çatışma sonrasında Hüseyin herkesi öldürmüştü. Zira kurşunları bitmiyordu çünkü tabancası Remzi dayının hac ziyaretinde aldığı tabacaydı ve boynunda cevşen olduğu için ona kurşun işlemiyordu. Yani mantıklıydı bu. Nasıl mantıklı olmazdı ki? Allah vardı ve mantığı sorgulamak bile saçmaydı.
Django öhm pardon Hüseyin çatışmanın ardından tüm köşk içerisinde İlayda'yı aradı. İlayda bir köşede pısmış, korkmuş bir halde beklerken buldu. Elinden tutarak "Kalbim seni unutacak kadar adiyse, ellerim onu parçalayacak kadar asildir" dedi. İlayda anlamamıştı. Zaten İlayda elit bir ailenin yanında büyüdüğü için bu getto söylemlerini pek sığ ve kaba bulurdu. Bir anlık şaşkınlığını atlattıktan sonra İlayda Hüseyin'e dönerek: "Senin beni almak için döneceğin umudu düşmekte olan bir atom bombasının gölgesine lale soğanı dikmek gibiydi". Zaten umut da böyle bir şeydi be, adı da o yüzden umuttu. Hüseyin bu entel sözlerepek anlam veremese de hoşuna gitmişti. İlayda'yı sırtına alarak dışarıda bekleyen atına doğru yol aldı. İlayda'yı atına bindirdikten sonra içerideki içki şişelerinden hazırladığı molotof kokteyllerini köşke doğru fırlattı.
Köşkün yanışını birlikte izlerken polis geldi. Hüseyin'i molotof kokteyli atmaktan içeri aldılar. Hakim karşısına çıkan Hüseyin ülkeyi bölmeye teşebbüsten 12 yıl ceza aldı. Bu da Remzi amcayı haklı çıkarmıştı: "Fakir atlar ip üstüne, gider düşer sik üstüne"...
- Hey, sen ağacın arkasındaki. Gecenin bu saati yalnız başına ne işin var?
- Aslında sizleri arıyordum beyler. İş konuşmak istiyorum. Ben Remzi, veteriner Remzi.
- Bizi mi arıyordun? Senin gibi lanet bir baytar bozuntusunun, bizim gibi köle tacirleriyle ne işi olur?
- Taşıdığınız köleler arasında Gülen çiftliğinde çalışmış birisi var. Eğer anlaşabilirsek onu satın almak istiyorum.
- Senin paran burada geçmez yabancı! Şimdi yaylan da ense tıraşını görelim.
- Aranızda Gülen çitliğinde çalışmış olan hanginiz. (Kölelere doğru seslendi)
- ......
- Benim dayı. Ben çalıştım o pezevengin yanında. İsmim Hüseyin, H sessiz.
- Seninle işimiz var Üseyin.
+ HEY ADAMLARIMLA KONUŞMAYI BIRAK DEMEDİM Mİ? (Silahını çeker)
.... Silah sesleri.....
"Dayıya bak! Baksan 80 yaşında ama gözünü bile kırpmadan iki kişiyi vurdu"
- Üseyin! Hadi gidiyoruz. Sana karlı bir iş teklifim var. Siz, köleler! Siz de kendinizi çözüp batıya doğru gidin. İzmir diye bir kent var. Muhtemelen sizi hoş karşılamayacaklar ama yine de zincire vurulmaktan iyidir.
- Tamamdır dayı gidelim. Ne yapacağız.
- Ben kelle avcısıyım, iki tane adam arıyorum. Süleyman ve Mahmut Yıldırım. Milletin karısına kızına bulaşmış, cinayet işlemişler. Ancak ben bu adamları tanımıyorum. Sen ise tanıyorsun. Bana bunları göstereceksin ve bunun karşılığında seni azat edeceğim.
- Ooo öyle desene be hacı amca. Okey yani benden yana problem yok.
(birkaç gün yol aldıktan sonra)
.....
- Çiftlik burası mı?
- He burası.
- Aha şu iki herif onlar, bana da işkence ettilerdi.
- Tamam sen sakin ol. Ben halletcem.
- Selamınaleyküm gençler. Ne yaptınız?
- Alkeykümselam hacı amca. İşte çiftlik işleri felan. Sen ne yaptın?
- İyi, işte yoldayız kaç gündür de, bir dinlenelim dedik. Şişş bak ne diyeceğim, bizi iki ayran getir de bağrımız serinlesin.
- Ayıp ettin dayı geç otur.
+ Lan Sülo bu bizim Üseyin değil mi?
- Vay amınakoyim hakkaten o.
- NE OLDU LAN ŞAŞIRDINIZ MI OROSPU ÇOCUKLARI? (Silahını ateşler)
....
- Ne yaptın be Üseyin?
- İntikamımı aldım bu şerefsizlerde be dayı.
- Neyse bu seferlik böyle olsun. Ben parama bakarım hacı. Sen de bundan sonra serbestsin.
- Dayı bir şey diyeceğim. Benim gidecek yerim yok. Param da yok. Yarimi de bu deyyusların Gülen başka bir şerefsize satmış. Onu kurtarabilir miyiz?
- Tabi olm o adamların anasını bile sikeriz. Merak etme sen. Biraz para biriktirelim önce. Bir de Yozgat'tayken testi kebabı yiyelim, ajlıktan midem bulandı amünüyüm.
- Hah bunu iyi dedin dayı.
Hüseyin ve veteriner Remzi dayı bir süre suçluların peşinde koştular. Bu sırada Hüseyin silah yeteneğini iyice geliştirmişti. Ama aklı hep sevdiğindeydi. Acaba şimdi ne yapıyordu? Hüseyin istemsiz bir şekilde dışından "Offf amınakoyim, dertler de bitmiyor ki" dedi. Bunu duyan Remzi dayı "Dertler de yarrak gibidir be Üseyin, hep en büyüğü kendinde zannedersin". Hüseyin bunun üzerine bir şey diyemedi. Zaten diyemezdi. Nasıl desindi ki? Yani aklına bir şey gelmiyordu. Yaşlı başlı adam nasıl bu kadar terbiyesizce konuşabiliyordu? İyice tiksinmişti yaşlılardan. Zaten yaşlıları pek sevmezdi. Çünkü bir kere yaşlıydılar. Genç insanlar hep güzeldi. Yaşlılar ise oldukça çirkin ve adet çamaşır makinesinde 2 gün kalmış atlet gibi buruş buruştu. İkincisi ise otobüste falan çok saygısızca davranıyorlardı. Zaten bedava bindikleri taşıtta bir de utanmadan yer istiyorlardı. Hüseyin buna uyuz oluyordu. Gerçi kendisi hiç otobüse binmemişti. Ama bir arkadaşı anlatmıştı. O da inanmış ve hemen nefret etmişti yaşlılardan. Evet.
(uzun bir süre sonra)
....
- Hazır mısın Üseyin? Bugün büyük gün. İşte çiftlik. Sevdiceğini de alıp gidiyoruz bu diyarlardan.
- Hazır olmaz mıyım Remzi dayı, aylardır bu anı bekliyorum.
Hüseyin ve Remzi dayı ağır ağır çiftliğe doğru yol aldılar. Çiftlik sahibi biraz aksi bir İzmirliydi. Kimse sevmezdi onu ve artık yaşlandığı için herkese çiğdem diyordu. Garip bir adamdı.
Çiftlikten içeri girdiklerinde iyi karşılandılar. Çünkü zengin bir görünüşe sahiptiler. Görünüş çok önemliydi. O zamanlar görünüş çok sık karşılaşılan bir şey değildi, hatta karneyle satılıyordu. O yüzden iyi bir görünüşe sahip olan herkes zengin kabul ediliyordu.
Çiftlik sahibiyle Remzi dayı sıkı bir pazarlığa oturdular:
-Usta senin kölelerden birini almak istiyoruz. Adı İlayda. Entel ailelerden biriyle kaldığı için adını böyle koymuşlar.
- Ha siz Çiğdem'den bahsediyorsunuz.
- Çiğdem değil efendim İlayda.
- Biz İzmirliler İlayda'ya Çiğdem deriz!!!
- Tamam öyle olsun. Relax. O zaman Çiğdem'i istiyoruz.
- Yalnız ben köle satmıyorum. Biz İzmirliler kölelerimizi satmayız! Zaten köleleri sata sata vatanı bu hale getirdiler!
- Üseyin ben dayanamıyorum vuruyorum bu pezevengi. (Silahını çeker ve vurur)
Herkes bir şaşkınlık içerisinde koşuşturmaya başlamıştı. O sırada İzmirli çiftlik sahibinin yardımcılarından biri Remzi dayıyı vurdu. Remzi dayı kanlar içerisinde yatarken Hüseyin'e gel işareti yaptı ve kulağına eğilerek: "Fakir atlar ip üstüne, gider düşer sik üstüne be Üseyinim, kaderimizde İlayda'yı kurtarmak yokmuş" dedi. Hüseyin iyice tiksinmişti Remzi dayıdan. Adam ölüm döşeğinde bile küfür ediyordu. Ancak Hüseyin umudunu kesmemişti. Çatışmaya başladı. Uzun süren bir çatışma sonrasında Hüseyin herkesi öldürmüştü. Zira kurşunları bitmiyordu çünkü tabancası Remzi dayının hac ziyaretinde aldığı tabacaydı ve boynunda cevşen olduğu için ona kurşun işlemiyordu. Yani mantıklıydı bu. Nasıl mantıklı olmazdı ki? Allah vardı ve mantığı sorgulamak bile saçmaydı.
Django öhm pardon Hüseyin çatışmanın ardından tüm köşk içerisinde İlayda'yı aradı. İlayda bir köşede pısmış, korkmuş bir halde beklerken buldu. Elinden tutarak "Kalbim seni unutacak kadar adiyse, ellerim onu parçalayacak kadar asildir" dedi. İlayda anlamamıştı. Zaten İlayda elit bir ailenin yanında büyüdüğü için bu getto söylemlerini pek sığ ve kaba bulurdu. Bir anlık şaşkınlığını atlattıktan sonra İlayda Hüseyin'e dönerek: "Senin beni almak için döneceğin umudu düşmekte olan bir atom bombasının gölgesine lale soğanı dikmek gibiydi". Zaten umut da böyle bir şeydi be, adı da o yüzden umuttu. Hüseyin bu entel sözlerepek anlam veremese de hoşuna gitmişti. İlayda'yı sırtına alarak dışarıda bekleyen atına doğru yol aldı. İlayda'yı atına bindirdikten sonra içerideki içki şişelerinden hazırladığı molotof kokteyllerini köşke doğru fırlattı.
Köşkün yanışını birlikte izlerken polis geldi. Hüseyin'i molotof kokteyli atmaktan içeri aldılar. Hakim karşısına çıkan Hüseyin ülkeyi bölmeye teşebbüsten 12 yıl ceza aldı. Bu da Remzi amcayı haklı çıkarmıştı: "Fakir atlar ip üstüne, gider düşer sik üstüne"...
17 Şubat 2013 Pazar
Diane
"Maybe the poets are right, maybe love is the only answer."
Woody Allen'dan alıntı yapan bir kadın? Evet, artık tamamen emindim. Bu kadınla evlenecektim. Başka türlü bir düşünceyi aklıma bile getiremiyordum. Bu kadınla evlenecektim.
Her şey 3 gün önce lanet bir kar yağışıyla başladı. Yolda yürümek bile zordu. Arabalar hareket etmiyor, insanlar kar yağışından dolayı görünmüyorlardı. Ancak ben yine yollardaydım. O kadar üşümüştüm ki burnumun bağımsızlığını ilan edip, yüzümü terk edeceğini düşünmeye başlamıştım. Bir müşteriyle olan toplantımıza geç kalan patronum yüzünden birkaç saatliğine sıcak bir yer bulmam gerekiyordu. Poposu dümdüz, göbeği ise hiçbir geometrik terimin açıklayamayacağı kadar şekilsiz bir adamdı. Zaten hiç sevmezdim. Biçare bir şekilde kafamı sokacak bir yer ararken, karşımda belki de hayatımda gördüğüm en güzel mavinin tonlarını taşıyan bir bar kapısı ile karşılaştım. Soğuktan parçalanmak üzere olan ciğerlerimin en küçük hücresine kadar sevinmiştim. En azından birkaç saat sıcak bir yerde bulunacaktım.
Bardan içeriye girdiğimde beni ilk olarak bir sıcak hava dalgası karşıladı. Bu duruma en çok soğuktan dolayı kendi mağarasında dinlenmeye çekilmiş penisim sevinmişti. Vücudum bu kadar sevinçliyken zihnim iş zırvaları ile doluydu. Kafamı bir an toparlayıp, ufak bir masaya oturdum. Barda kimseler yoktu. Sadece sarma sigara içip, gazete okuyan yaşlı bir adam vardı. Adam yüzünü gazeteden kaldırdı ve "Hoşgeldin evlat" dedi. "Hoşbulduk" dedim. Ardından arkasını dönerek mutfağa doğru seslendi: "Diane misafirimiz var!". Bu içten tavır çok hoşuma gitmişti. Bu bara giderek daha da çok ısınmaya başlamıştım. Hem çalışanlarından birisinin ismi Diane'di. Diane (Keaton), hayatım aşkı.
Ben bir yandan sigarasını içen yaşlı adamı izleyip, bu düşüncelerle meşgul olurken Diane mutfaktan çıkmıştı. Yüzünü tam seçemiyordum, ancak ismi Diane olan birisi ne kadar çirkin olabilirdi ki? Işığın biraz daha etkili olduğu masama yaklaşırken, yüzünün ne kadar güzel olduğunu farkettim. "Aman tanrım, sanırım aşık oluyorum". Ben hiçbir zaman ilk görüşte aşka inanmazdım ancak o an kalbimden pompalanan kanın sesi, mantığımın sesini baskılıyordu. Kulaklarım uğulduyor, ayaklarım karıncalanıyordu. Hatta bir an soğuk nedeniyle hipoksiye girdiğimi bile düşündüm. "Merhaba, çok üşümüş gibi bir haliniz var", "Kendimiz için sıcak şarap hazırlamıştım, size de bir fincan ikram edebilirim" dedi gülümseyerek. "Teşekkür ederim" diyebildim. O an aklımda cennetin nasıl bir yer olduğuna karar vermiştim. Cennet: Diane'nin gülümseyerek sıcak şarap ikram ettiği bir yerdi. Öyle olmalıydı. Ben yüzümün alabileceği en aptal şekliyle ona doğru bakarken, o sıcak şarabı getirmişti bile.
Ben şarabımı yudumlarken o ise babası olduğunu sonradan öğrendiğim yaşlı adamın yanına oturmuştu. Bir süre sonra yaşlı adam bardan ayrıldı. İşte bu Diane ile konuşmak için bir fırsattı. Masamdan yavaşça doğruldum ve onun bulunduğu masaya doğru ilerledim. "Merhaba" dedim yavşak bir ses tonuyla, ardından kendimden tiksindim. "Merhaba" dedi. "Ben Robbin Toms, sanırım sizin isminiz de Diane" dedim. Şaşırmış ama gülümseyen bir tavırla "Nereden biliyorsunuz?" diye karşılık verdi. "Yaşlı adam sizi çağırmak için adınızı seslenmişti" dedim gülümseyerek. "Aa evet, babam, on yıllardır bu barı biz işletiyoruz". Evet, artık aynı masadaydık. En klasik tanışma muhabbetlerini de geride bıraktıktan sonra, sevdiğimiz şeylerden bahsetmeye başlamıştık bile. O da Woody Allen'ı seviyordu. Babası da seviyordu, adı bu yüzden Diane'di.
Muhabbetimiz tam hızıyla ilerlerken telefonum çaldı. Arayan lanet patronumdu. Sonunda toplantı yapılacak yere gelmiş ve beni bekliyormuş. Dombili! Diane'den özür dileyerek bardan çıktım. Toplantının yapılacağı yere doğru yürürken, toplantı yapılırken, toplantı bittikten sonra ve uyurken aklımda hep onun gülümsemesi vardı. Aklımdan bir türlü çıkaramıyordum. O bara bir daha gitmeliydim.
Ertesi gün bir daha gittim. Diane orada değildi. Bar kapanana kadar bekledim. Kimse gelmiyordu. Diane'nin babası ve benden başka kimse de yoktu zaten. Bardan ayrıldım. Bir süre acaba hayal mi gördüm daha önce diye düşündüm. Saçmaydı.
Bugün, iş çıkışı bir daha uğradım. Evet, Diane orada, açık mavi elbisesiyle barda tek başınaydı. Beni görünce gülümsedi: "Sanırım sıcak şarabımızı çok beğendiniz". Sıcak şarabını beğenmiştim, yüzünü, gülümsemesini, göğüslerini ve poposunu da beğenmiştim. Üstelik Woody Allen'ı da seviyordu. Daha ne olabilirdi ki?
Konuşmaya başladık. Tanrı fikrinin saçmalığından bahsettik. Öldükten sonra hayatın olup olmadığını sorguladık. İntihar düşüncelerimizi paylaştık. Eğer cennet gibi bir kavram yoksa ölmenin ne anlamı vardı? En sonunda bir "belki" için intihar etmenin anlamsız olduğuna karar verdik. "Neden bu soruların cevaplarını sürekli arıyoruz? Zaten bulduğumuzda da tatmin olacağımızdan emin değiliz ki" dedim. "Maybe the poets are right, maybe love is the only answer" diyerek karşılık verdi. İşte o an evleneceğim kadının Diane olduğunu anladım. Öpmek için hamlede bulundum, karşılık verdi. O an 36 yıllık hayatımda yaşadığım en yoğun duyguyu deneyimliyordum. Bir an durdu. Kendini geriye doğru çekti. "Bu olmamalı, ben yapamam" dedi. "Neden?" diye sordum. "It's a match made in heaven... by a retarded angel" diyerek karşılık verdi. Yine Woody Allen'dan alıntı yapması hoşuma gitmiş olsa da, Diane ile sevgili olamayacağim fikri giderek beynimde bir hançer etkisi yaratıyordu. Tekrar öpmeye çalıştım. "Lütfen git" dedi. Yapacak bir şeyim yoktu, gittim. Onunla aynı atmosferi solumak bile güzeldi. Sırf bunun için bile mutlu olmalıydım. Ama olamıyordum. Çünkü yine yalnızlığına gömülmüş, lanet bir sektör kölesinden başka bir şey değildim...
+ "Ahmet bey bakar mısınız? Bu odadaki hasta ile ilgilenilmesi gerekiyor"
- "Yine ne yapmış bu amınkaoduğumun delisi? Altına mı sıçmış?"
+ Hayır, yine o saçma sapan isimlerden bahsediyor, sanırım ilacını yine içmemiş. Ayrıca siz doktorsunuz lütfen, bu küfürler size hiç yakışıyor mu?"
- "Özür dilerim hemşire hanım ama bıktım valla bu deliden. Hayır deli de demek istemiyorum ama tutturmuş bir vudi, dayen, manyak manyak hikayeler anlatıyor bağıra bağıra. Hayır başka hastaları da rahatsız ediyor. Neymiş efendim yok dayen diye birine aşıkmış da, yok efendim kadın bunu terk etmiş de, ismine de robbin diyor, SENİN ADIN HÜSEYİN LAN HÜSEYİN!!!"
+ "Doktor bey lütfen sinirlenmeyin, ben bir sakinleştirici iğne yaparım hemen."
- "Adamda sinir mi bırakıyor bunlar? Neyse hemşire hanım siz iğneyi yapın sonra bana hastayla ilgili son geliş...."
*Dianeeeeeeeeeee
- "Bak halen dayen diyor amını siktiğimin. Hemşire hanım siz de biraz acele edin lütfen."
+ "Tamam Ahmet bey, ben hallediyorum. Siz odanıza dönebilirsiniz."
- "Teşekkürler Aslı hemşire."
-"Amınakoduğumun manyağı"
Woody Allen'dan alıntı yapan bir kadın? Evet, artık tamamen emindim. Bu kadınla evlenecektim. Başka türlü bir düşünceyi aklıma bile getiremiyordum. Bu kadınla evlenecektim.
Her şey 3 gün önce lanet bir kar yağışıyla başladı. Yolda yürümek bile zordu. Arabalar hareket etmiyor, insanlar kar yağışından dolayı görünmüyorlardı. Ancak ben yine yollardaydım. O kadar üşümüştüm ki burnumun bağımsızlığını ilan edip, yüzümü terk edeceğini düşünmeye başlamıştım. Bir müşteriyle olan toplantımıza geç kalan patronum yüzünden birkaç saatliğine sıcak bir yer bulmam gerekiyordu. Poposu dümdüz, göbeği ise hiçbir geometrik terimin açıklayamayacağı kadar şekilsiz bir adamdı. Zaten hiç sevmezdim. Biçare bir şekilde kafamı sokacak bir yer ararken, karşımda belki de hayatımda gördüğüm en güzel mavinin tonlarını taşıyan bir bar kapısı ile karşılaştım. Soğuktan parçalanmak üzere olan ciğerlerimin en küçük hücresine kadar sevinmiştim. En azından birkaç saat sıcak bir yerde bulunacaktım.
Bardan içeriye girdiğimde beni ilk olarak bir sıcak hava dalgası karşıladı. Bu duruma en çok soğuktan dolayı kendi mağarasında dinlenmeye çekilmiş penisim sevinmişti. Vücudum bu kadar sevinçliyken zihnim iş zırvaları ile doluydu. Kafamı bir an toparlayıp, ufak bir masaya oturdum. Barda kimseler yoktu. Sadece sarma sigara içip, gazete okuyan yaşlı bir adam vardı. Adam yüzünü gazeteden kaldırdı ve "Hoşgeldin evlat" dedi. "Hoşbulduk" dedim. Ardından arkasını dönerek mutfağa doğru seslendi: "Diane misafirimiz var!". Bu içten tavır çok hoşuma gitmişti. Bu bara giderek daha da çok ısınmaya başlamıştım. Hem çalışanlarından birisinin ismi Diane'di. Diane (Keaton), hayatım aşkı.
Ben bir yandan sigarasını içen yaşlı adamı izleyip, bu düşüncelerle meşgul olurken Diane mutfaktan çıkmıştı. Yüzünü tam seçemiyordum, ancak ismi Diane olan birisi ne kadar çirkin olabilirdi ki? Işığın biraz daha etkili olduğu masama yaklaşırken, yüzünün ne kadar güzel olduğunu farkettim. "Aman tanrım, sanırım aşık oluyorum". Ben hiçbir zaman ilk görüşte aşka inanmazdım ancak o an kalbimden pompalanan kanın sesi, mantığımın sesini baskılıyordu. Kulaklarım uğulduyor, ayaklarım karıncalanıyordu. Hatta bir an soğuk nedeniyle hipoksiye girdiğimi bile düşündüm. "Merhaba, çok üşümüş gibi bir haliniz var", "Kendimiz için sıcak şarap hazırlamıştım, size de bir fincan ikram edebilirim" dedi gülümseyerek. "Teşekkür ederim" diyebildim. O an aklımda cennetin nasıl bir yer olduğuna karar vermiştim. Cennet: Diane'nin gülümseyerek sıcak şarap ikram ettiği bir yerdi. Öyle olmalıydı. Ben yüzümün alabileceği en aptal şekliyle ona doğru bakarken, o sıcak şarabı getirmişti bile.
Ben şarabımı yudumlarken o ise babası olduğunu sonradan öğrendiğim yaşlı adamın yanına oturmuştu. Bir süre sonra yaşlı adam bardan ayrıldı. İşte bu Diane ile konuşmak için bir fırsattı. Masamdan yavaşça doğruldum ve onun bulunduğu masaya doğru ilerledim. "Merhaba" dedim yavşak bir ses tonuyla, ardından kendimden tiksindim. "Merhaba" dedi. "Ben Robbin Toms, sanırım sizin isminiz de Diane" dedim. Şaşırmış ama gülümseyen bir tavırla "Nereden biliyorsunuz?" diye karşılık verdi. "Yaşlı adam sizi çağırmak için adınızı seslenmişti" dedim gülümseyerek. "Aa evet, babam, on yıllardır bu barı biz işletiyoruz". Evet, artık aynı masadaydık. En klasik tanışma muhabbetlerini de geride bıraktıktan sonra, sevdiğimiz şeylerden bahsetmeye başlamıştık bile. O da Woody Allen'ı seviyordu. Babası da seviyordu, adı bu yüzden Diane'di.
Muhabbetimiz tam hızıyla ilerlerken telefonum çaldı. Arayan lanet patronumdu. Sonunda toplantı yapılacak yere gelmiş ve beni bekliyormuş. Dombili! Diane'den özür dileyerek bardan çıktım. Toplantının yapılacağı yere doğru yürürken, toplantı yapılırken, toplantı bittikten sonra ve uyurken aklımda hep onun gülümsemesi vardı. Aklımdan bir türlü çıkaramıyordum. O bara bir daha gitmeliydim.
Ertesi gün bir daha gittim. Diane orada değildi. Bar kapanana kadar bekledim. Kimse gelmiyordu. Diane'nin babası ve benden başka kimse de yoktu zaten. Bardan ayrıldım. Bir süre acaba hayal mi gördüm daha önce diye düşündüm. Saçmaydı.
Bugün, iş çıkışı bir daha uğradım. Evet, Diane orada, açık mavi elbisesiyle barda tek başınaydı. Beni görünce gülümsedi: "Sanırım sıcak şarabımızı çok beğendiniz". Sıcak şarabını beğenmiştim, yüzünü, gülümsemesini, göğüslerini ve poposunu da beğenmiştim. Üstelik Woody Allen'ı da seviyordu. Daha ne olabilirdi ki?
Konuşmaya başladık. Tanrı fikrinin saçmalığından bahsettik. Öldükten sonra hayatın olup olmadığını sorguladık. İntihar düşüncelerimizi paylaştık. Eğer cennet gibi bir kavram yoksa ölmenin ne anlamı vardı? En sonunda bir "belki" için intihar etmenin anlamsız olduğuna karar verdik. "Neden bu soruların cevaplarını sürekli arıyoruz? Zaten bulduğumuzda da tatmin olacağımızdan emin değiliz ki" dedim. "Maybe the poets are right, maybe love is the only answer" diyerek karşılık verdi. İşte o an evleneceğim kadının Diane olduğunu anladım. Öpmek için hamlede bulundum, karşılık verdi. O an 36 yıllık hayatımda yaşadığım en yoğun duyguyu deneyimliyordum. Bir an durdu. Kendini geriye doğru çekti. "Bu olmamalı, ben yapamam" dedi. "Neden?" diye sordum. "It's a match made in heaven... by a retarded angel" diyerek karşılık verdi. Yine Woody Allen'dan alıntı yapması hoşuma gitmiş olsa da, Diane ile sevgili olamayacağim fikri giderek beynimde bir hançer etkisi yaratıyordu. Tekrar öpmeye çalıştım. "Lütfen git" dedi. Yapacak bir şeyim yoktu, gittim. Onunla aynı atmosferi solumak bile güzeldi. Sırf bunun için bile mutlu olmalıydım. Ama olamıyordum. Çünkü yine yalnızlığına gömülmüş, lanet bir sektör kölesinden başka bir şey değildim...
+ "Ahmet bey bakar mısınız? Bu odadaki hasta ile ilgilenilmesi gerekiyor"
- "Yine ne yapmış bu amınkaoduğumun delisi? Altına mı sıçmış?"
+ Hayır, yine o saçma sapan isimlerden bahsediyor, sanırım ilacını yine içmemiş. Ayrıca siz doktorsunuz lütfen, bu küfürler size hiç yakışıyor mu?"
- "Özür dilerim hemşire hanım ama bıktım valla bu deliden. Hayır deli de demek istemiyorum ama tutturmuş bir vudi, dayen, manyak manyak hikayeler anlatıyor bağıra bağıra. Hayır başka hastaları da rahatsız ediyor. Neymiş efendim yok dayen diye birine aşıkmış da, yok efendim kadın bunu terk etmiş de, ismine de robbin diyor, SENİN ADIN HÜSEYİN LAN HÜSEYİN!!!"
+ "Doktor bey lütfen sinirlenmeyin, ben bir sakinleştirici iğne yaparım hemen."
- "Adamda sinir mi bırakıyor bunlar? Neyse hemşire hanım siz iğneyi yapın sonra bana hastayla ilgili son geliş...."
*Dianeeeeeeeeeee
- "Bak halen dayen diyor amını siktiğimin. Hemşire hanım siz de biraz acele edin lütfen."
+ "Tamam Ahmet bey, ben hallediyorum. Siz odanıza dönebilirsiniz."
- "Teşekkürler Aslı hemşire."
-"Amınakoduğumun manyağı"
8 Şubat 2013 Cuma
Sığır Gibi Yaşamak-2
Gecenin karanlığında, Küçük Esat'ın sessiz sokaklarında yalpalayarak ilerliyorum, hafiften çakır keyfim. Aklımda uzun süredir dinlediğim bir şarkının sözleri dolanıyor. Mırıldanıyorum: "Let's call the whole thing off" ... Bir yandan da buraya neden Küçük Esat dendiğini kavramaya çalışıyorum. Tarif edilemez bir mutluluk ve keyif yaşıyorum.
Bir sokaktan diğerine umarsızca geçiş yaparken, köşede bir hatun görüyorum. Yanına doğru yaklaşırken yüzünü de seçiyorum. O kadar güzel ki... O an aşık oluyorum. Tabi ki gidip tanışmayı aklıma bile getirmiyorum. Her ne kadar romantik, yakışıklı, zeki ve aşırı sosyal bir insan olsam da aynı zamanda küçük bir çocuk kadar çekingenimdir. Tam yanından geçerken kadın "Pardon bakar mısınız?" diyor. Bakıyorum. Ama sadece bakıyorum. Yüzü uzaktan gördüğümden daha güzel... Ben bakarken o konuşmaya devam ediyor: "Özür dilerim sizi korkuttuysam, ama sizinle tanışmayı çok istedim" diyor. Şaşırıyorum tabi. "Canım ben de seninle tanışmayı çok istedim" demek istiyorum ama diyemiyorum tabi. "O zaman merhaba, ben Hüseyin" diyorum yavşak ve kendimden tiksindirten bir sırıtışla. "Ben de Jane, yüzünüz çok güzel" diyor. "Teşekkür ederim" diyorum ama inanmıyorum tabi. Adının Jane olması bende şüpheler uyandırıyor. İsmi Jane olan birisi, ismi Hüseyin olan birisini hoş bulmamalı diye düşünüyorum. Sanki Jane, Alexander'dan hoşlansa daha uygun düşecekmiş gibi.
"Bu saatte ne yapıyorsunuz sokaklarda?" diyor. "Evime gidiyorum" diyorum. "Peki siz ne arıyorsunuz?" diye soruyorum. "Aşkı ve sevgiyi arıyorum" diyor. Yine inanmıyorum. İçimde kadının organ mafyası olduğuna dair şüphelerim gittikçe kuvvetleniyor. "Nerelisiniz?" diyor. "Yozgatlıyım" diyorum. "Ben de" diyor. "O zaman ikimizde buranın yerlisiyiz" deyip gülümsüyor. Önce anlamıyorum. Sonra etrafıma dikkatlice baktığımda Yozgat'ta olduğumuzu farkediyorum. Adı Jane ve Yozgatlı. Kadının organ mafyası olduğu düşüncesi beni daha da rahatsız etmeye başlıyor ve müsade istiyorum. "Ben de seninle gelebilir miyim bu gece kalacak yerim yok?" diyor. Kadından çok korksam da gel diyorum, belki sevişiriz düşüncesi böbreklerimi kaybetme düşüncesinden ağır geliyor.
Eve vardığımızda hemen bir şarap açıyorum ve "Biraz bekler misin üstüme rahat bir şeyler alıp geleceğim" diyorum. Robdöşambrımı giyip kızın yanındaki koltuğa oturuyorum. Hemen yanımdaki sehpada duran sarma sigaramdan bir tane alıp içmeye başlıyorum. Bir elimde şarap, sarma sigara ve robdöşambr üçlüsü ile adeta level 35 entelektüel gibi görünüyorum. Kadının etkilendiği de aşikar, yaptığım hoş iltifatlara kikirdeyerek tepki veriyor. Eğer bir kadın kikirdiyorsa bu iyi bir şeydir bunun farkındayım. Farkında olduğum için de öpmek için ufak bir hamlede bulunuyorum. Kadın şaşırıyor ama karşılık da veriyor. Sevişiyoruz.
Uyandığımda "Günaydın Jane" diyorum hafifçe sarılarak. "Jane kim la?" diyor. Ama ses yanımda yatandan gelmiyor. Karşımda duran arkadaşımdan geliyor. "Kafan mı güzel lan?" diyor. "Bu ne amınakoyim?" diyorum, sarıldığım şeyin yastık olduğunu farkediyorum. Sonra arkadaşım gülmeye başlıyor. "Hahahaha kamyonu devirmiş yine pezevenk" diyor. Hayatın ne kadar berbat olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyorum. Sonra ismimin defalarca uzak bir yerden haykırıldığını duyuyorum. Birileri sürekli "Hüso" diye bağırıyor. Anlam veremiyorum, uyku mahmurluğu heralde diyorum. Sonra yüzümde patlayan bir tokatla kendime geliyorum. Rüya görüyormuşum. Kendime geldiğimde en yakın arkadaşlarımın başımda, gözleri yaşlı bir şekilde dikildiklerini görüyorum. Uzandığım yerden kalkmaya çalışıyorum ama izin vermiyorlar. "Buradan çıkamazsın Hüso ambulans yolda biraz daha dayan kardeşim" diyor en yakın arkadaşım. Her şey o kadar bulanık ki... Sonradan elimi hafifçe hareket ettirdiğimde buz parçalarını hissediyorum. Evet o korkunç şehir efsanesi benim de başıma gelmişti. Buz dolu bir küvetin içinde, böbrekler gitmiş... Arkadaşlarıma "İki böbreğimi de almış mı?" diye soruyorum kısık bir sesle. "Yok abi kimse böbreklerini almamış, dalağı almışlar" diyor bir arkadaşım. Seviniyorum. "Zaten büyüktü, oh iyi askerden yırttık" diye düşünüyorum. Sonra "Bu kadar başarısız bir organ mafyası mı olur?" diye düşünüp gülümsüyorum. Acil durum doktorları sonunda ulaşıyor. Tam beni küvetten kaldırırlarken yeniden sesler duymaya başlıyorum. Birileri sürekli "Ali, şşş uyan saat 4 oldu" diyor. Kafam işkembe çorbasına dönüyor. "Ne yapıyorsunuz lan bana?" diye haykırmak istiyorum ama o gücü kendimde bulamıyorum. En sonunda "Ali oğlum kalk hadi çay demledim" diyor annem.
Kendime geliyorum. Yatağımdayım. Bir an mutlu oluyorum. Dalağımı kontrol ediyorum, yerli yerinde. O an organlarımı ne kadar çok sevdiğimi anlıyorum. Teker teker hepsine teşekkür ediyorum.Yataktan kalkıp çayımı içiyorum. Ardından sığır gibi yaşadığım berbat ama huzurlu hayatıma devam ediyorum.
Bir sokaktan diğerine umarsızca geçiş yaparken, köşede bir hatun görüyorum. Yanına doğru yaklaşırken yüzünü de seçiyorum. O kadar güzel ki... O an aşık oluyorum. Tabi ki gidip tanışmayı aklıma bile getirmiyorum. Her ne kadar romantik, yakışıklı, zeki ve aşırı sosyal bir insan olsam da aynı zamanda küçük bir çocuk kadar çekingenimdir. Tam yanından geçerken kadın "Pardon bakar mısınız?" diyor. Bakıyorum. Ama sadece bakıyorum. Yüzü uzaktan gördüğümden daha güzel... Ben bakarken o konuşmaya devam ediyor: "Özür dilerim sizi korkuttuysam, ama sizinle tanışmayı çok istedim" diyor. Şaşırıyorum tabi. "Canım ben de seninle tanışmayı çok istedim" demek istiyorum ama diyemiyorum tabi. "O zaman merhaba, ben Hüseyin" diyorum yavşak ve kendimden tiksindirten bir sırıtışla. "Ben de Jane, yüzünüz çok güzel" diyor. "Teşekkür ederim" diyorum ama inanmıyorum tabi. Adının Jane olması bende şüpheler uyandırıyor. İsmi Jane olan birisi, ismi Hüseyin olan birisini hoş bulmamalı diye düşünüyorum. Sanki Jane, Alexander'dan hoşlansa daha uygun düşecekmiş gibi.
"Bu saatte ne yapıyorsunuz sokaklarda?" diyor. "Evime gidiyorum" diyorum. "Peki siz ne arıyorsunuz?" diye soruyorum. "Aşkı ve sevgiyi arıyorum" diyor. Yine inanmıyorum. İçimde kadının organ mafyası olduğuna dair şüphelerim gittikçe kuvvetleniyor. "Nerelisiniz?" diyor. "Yozgatlıyım" diyorum. "Ben de" diyor. "O zaman ikimizde buranın yerlisiyiz" deyip gülümsüyor. Önce anlamıyorum. Sonra etrafıma dikkatlice baktığımda Yozgat'ta olduğumuzu farkediyorum. Adı Jane ve Yozgatlı. Kadının organ mafyası olduğu düşüncesi beni daha da rahatsız etmeye başlıyor ve müsade istiyorum. "Ben de seninle gelebilir miyim bu gece kalacak yerim yok?" diyor. Kadından çok korksam da gel diyorum, belki sevişiriz düşüncesi böbreklerimi kaybetme düşüncesinden ağır geliyor.
Eve vardığımızda hemen bir şarap açıyorum ve "Biraz bekler misin üstüme rahat bir şeyler alıp geleceğim" diyorum. Robdöşambrımı giyip kızın yanındaki koltuğa oturuyorum. Hemen yanımdaki sehpada duran sarma sigaramdan bir tane alıp içmeye başlıyorum. Bir elimde şarap, sarma sigara ve robdöşambr üçlüsü ile adeta level 35 entelektüel gibi görünüyorum. Kadının etkilendiği de aşikar, yaptığım hoş iltifatlara kikirdeyerek tepki veriyor. Eğer bir kadın kikirdiyorsa bu iyi bir şeydir bunun farkındayım. Farkında olduğum için de öpmek için ufak bir hamlede bulunuyorum. Kadın şaşırıyor ama karşılık da veriyor. Sevişiyoruz.
Uyandığımda "Günaydın Jane" diyorum hafifçe sarılarak. "Jane kim la?" diyor. Ama ses yanımda yatandan gelmiyor. Karşımda duran arkadaşımdan geliyor. "Kafan mı güzel lan?" diyor. "Bu ne amınakoyim?" diyorum, sarıldığım şeyin yastık olduğunu farkediyorum. Sonra arkadaşım gülmeye başlıyor. "Hahahaha kamyonu devirmiş yine pezevenk" diyor. Hayatın ne kadar berbat olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyorum. Sonra ismimin defalarca uzak bir yerden haykırıldığını duyuyorum. Birileri sürekli "Hüso" diye bağırıyor. Anlam veremiyorum, uyku mahmurluğu heralde diyorum. Sonra yüzümde patlayan bir tokatla kendime geliyorum. Rüya görüyormuşum. Kendime geldiğimde en yakın arkadaşlarımın başımda, gözleri yaşlı bir şekilde dikildiklerini görüyorum. Uzandığım yerden kalkmaya çalışıyorum ama izin vermiyorlar. "Buradan çıkamazsın Hüso ambulans yolda biraz daha dayan kardeşim" diyor en yakın arkadaşım. Her şey o kadar bulanık ki... Sonradan elimi hafifçe hareket ettirdiğimde buz parçalarını hissediyorum. Evet o korkunç şehir efsanesi benim de başıma gelmişti. Buz dolu bir küvetin içinde, böbrekler gitmiş... Arkadaşlarıma "İki böbreğimi de almış mı?" diye soruyorum kısık bir sesle. "Yok abi kimse böbreklerini almamış, dalağı almışlar" diyor bir arkadaşım. Seviniyorum. "Zaten büyüktü, oh iyi askerden yırttık" diye düşünüyorum. Sonra "Bu kadar başarısız bir organ mafyası mı olur?" diye düşünüp gülümsüyorum. Acil durum doktorları sonunda ulaşıyor. Tam beni küvetten kaldırırlarken yeniden sesler duymaya başlıyorum. Birileri sürekli "Ali, şşş uyan saat 4 oldu" diyor. Kafam işkembe çorbasına dönüyor. "Ne yapıyorsunuz lan bana?" diye haykırmak istiyorum ama o gücü kendimde bulamıyorum. En sonunda "Ali oğlum kalk hadi çay demledim" diyor annem.
Kendime geliyorum. Yatağımdayım. Bir an mutlu oluyorum. Dalağımı kontrol ediyorum, yerli yerinde. O an organlarımı ne kadar çok sevdiğimi anlıyorum. Teker teker hepsine teşekkür ediyorum.Yataktan kalkıp çayımı içiyorum. Ardından sığır gibi yaşadığım berbat ama huzurlu hayatıma devam ediyorum.
5 Ocak 2013 Cumartesi
Hayırlısı be gülüm...
Psikolojik ağrılarla dolu bir yılı daha geride bıraktım. Artık ölüme bir adım daha yakın olduğumu söyleyebilirim. Hayatımda ilk kez bu kadar az önemsiyorum ölümü. Her ne kadar 90 yaşıma kadar yaşayacak olsam da ölüm benim için her zaman bir karanlık, her zaman bir sondur. Cennete ve cehenneme inanmıyorum çünkü. Huri fikri ne kadar cezbetse de, şu fani dünyada hurilerle birebir seks yapma fikri daha cazip geliyor ehehe.
Son bir senemi değerlendirecek olursam: aslında yaşanmasa da olurmuş. Genel anlamda 2012 zaten bok gibiydi, sadece benim için değil, tanıdığım her insan için öyleydi. 2013'e girmek bu açıdan önemliydi benim için. Aslında hiçbir şey değişmiyordu, ama umutlar güncelleniyordu en azından. Bir önceki sene o kadar üzüldüm ki, 21 Aralık'ta dünyanın sonunun gerçekten gelmesi için dua bile ettim ahjsdvjas. Umutsuzluk sanırım böyle bir şey çünkü hayatımda ilk karşılaşıyordum bu durumla. Ben hayatımda hiç bu kadar umutsuz ve çaresiz hissetmemiştim. Aşağılanmanın, yalnızlığın ne olduğunu gerçek anlamda öğrendiğim yıl olmuştur 2012. İyi şeyler de oldu tabi, mesela master of science oldum... öhm başka da bir şey olmamış aslında. Afedersiniz ama anasını sikeyim böyle hayatın. Tek kazancım Onur sayesinde tanıdığım onlarca insan oldu. Gerçekten bir tek bunun için minnettarım 2012'ye. Bir de şu 21 Aralık geyiği sayesinde şunu farkettim: ben aslında çok sevdiğim arkadaşlarıma onları sevdiğimi yeteri kadar söylememişim. Bence bu çok büyük bir kayıp, bir eksiklik. Düşünsenize, bu insanlar sizin hayatınızı yaşanabilir kılan insanlar ve siz onlara bunun için ne teşekkür ediyorsunuz ne de onlara sevginizi belli ediyorsunuz. Böyle hayatın da amına koyarım. Net.
Ha yalnızlık mı? Alıştım lan. Eskiden sevişebilmek-sevgili olabilmek için bin takla atarken, şu an bunun için uğraşmaktan vazgeçtim ve vazgeçtiğimden beri belki de hayatımın zihinsel açıdan en dingin dönemini yaşadım. Şimdi "olursa olur be hacı" diyorum kendi kendime. Hoşlandığım kadınlar tabi ki de olabilir, ama ben hep imkansız olan şeyleri istediğim için ve artık bu durumun da farkında olduğum için onu da bıraktım. Zaten benimle sevgili olmayacaklarını veya beni sevgili olarak düşünmediklerini bildiğim için bana üzüntüden başka bir his vermiyordu. Şu an sadece "bi' sevişsem iyi olurdu ama boşver abi kafam rahat en azından" diyorum. İnsan arada bir istiyor gerçi, bir hatun çıksın ve "let's do it Hüso, let's fall in love" desin diyor. Nerede o hatunlar? Hep 1930'larda kalmışlar. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ben de bilmiyorum. Zaten ne önemi var ki? Hayat her haliyle güzel.
Bir de ben Bornova'daki evimi özledim ya. İzmir'i değil, evimi özledim. O pis gecekonduyu, o güzel balkonunu, Yahudi mezarlığı manzaralı balkonunu... Orada yaşadığım her şey çok içten ve samimiydi. Geceler boyu türkülerimizi haykırırdık tüm Bornova'ya... Bazen de polis geliyordu ahjsdvjh. Ne güzel yaşıyorduk be orada... Bir de bizim evde acayip seks dönerdi. Ev ev değildi zaten, kerhaneden halliceydi. Evde koltuktan çok yatak vardı. Ama işin özü herkes mutluydu be. O balkondaki pis kanepeye uzanıp bira içmek çok keyifliydi amınakoyim, sonrasında sızmak.
O zamanlar umut dolaba koyduğumuz bir şişe Efes'ti. Okula gidip, döndüğümüzde onu adam gibi içebilmeyi umut ederdik... O zamanlar umut aşık olduğun kadının sana mesaj atmasıydı, belki seninle vakit geçirmek istemeseydi... O zamanlar umut aşık olduğun kadınla aynı yatakta olmaktı... O evin balkonundayken, Kum Gibi'yi söylerken, tüm hücrelerimle mutluluğu ve hüznü bir arada hissediyordum... Aşık olduğum kadına, adında Deniz geçen ve bildiğim tek şarkı olan "Deniz Koydum Adını"yı söylüyordum bağıra bağıra. Sevdamızı bile devrimle ifade ediyorduk. O kadar da çakma devrimciydik anlayacağınız... Sonra şiir okuyorduk, genellikle şafak türküsü oluyordu... Hüzünleniyorduk amına koyim. Ama o an paylaşmanın verdiği mutluluğu da yaşıyorduk, kısacası mutluyduk lan.
İşin ilginç yanı ben Ankara'ya aşığım arkadaş. Burada yaşayan insanları, sokaklarını, havasını, her şeyini çok seviyorum. İçerisinde yaşayan insanları da çok seviyorum. Sorunum ne gerçekten bilmiyorum. Gerçi para kazanmıyorum, o çok büyük sorun, ama tam olarak bu da değil. Bir şeyler hep eksik gibi. Umarım şu saatlerde girdiğim yeni yaşımda bu eksiklikleri bulur ve üstesinden gelirim.
O değil de, ben bazılarınızı çok seviyorum be hacı, bazılarınızdan da nefret ediyorum. Keşke sevdiğim insanlara her gün onları sevdiğimi söyleyebilsem. Keşke onlar da bana söylese... Hayırlısı be gülüm...
http://www.youtube.com/watch?v=VGLzhVgDkTM
Son bir senemi değerlendirecek olursam: aslında yaşanmasa da olurmuş. Genel anlamda 2012 zaten bok gibiydi, sadece benim için değil, tanıdığım her insan için öyleydi. 2013'e girmek bu açıdan önemliydi benim için. Aslında hiçbir şey değişmiyordu, ama umutlar güncelleniyordu en azından. Bir önceki sene o kadar üzüldüm ki, 21 Aralık'ta dünyanın sonunun gerçekten gelmesi için dua bile ettim ahjsdvjas. Umutsuzluk sanırım böyle bir şey çünkü hayatımda ilk karşılaşıyordum bu durumla. Ben hayatımda hiç bu kadar umutsuz ve çaresiz hissetmemiştim. Aşağılanmanın, yalnızlığın ne olduğunu gerçek anlamda öğrendiğim yıl olmuştur 2012. İyi şeyler de oldu tabi, mesela master of science oldum... öhm başka da bir şey olmamış aslında. Afedersiniz ama anasını sikeyim böyle hayatın. Tek kazancım Onur sayesinde tanıdığım onlarca insan oldu. Gerçekten bir tek bunun için minnettarım 2012'ye. Bir de şu 21 Aralık geyiği sayesinde şunu farkettim: ben aslında çok sevdiğim arkadaşlarıma onları sevdiğimi yeteri kadar söylememişim. Bence bu çok büyük bir kayıp, bir eksiklik. Düşünsenize, bu insanlar sizin hayatınızı yaşanabilir kılan insanlar ve siz onlara bunun için ne teşekkür ediyorsunuz ne de onlara sevginizi belli ediyorsunuz. Böyle hayatın da amına koyarım. Net.
Ha yalnızlık mı? Alıştım lan. Eskiden sevişebilmek-sevgili olabilmek için bin takla atarken, şu an bunun için uğraşmaktan vazgeçtim ve vazgeçtiğimden beri belki de hayatımın zihinsel açıdan en dingin dönemini yaşadım. Şimdi "olursa olur be hacı" diyorum kendi kendime. Hoşlandığım kadınlar tabi ki de olabilir, ama ben hep imkansız olan şeyleri istediğim için ve artık bu durumun da farkında olduğum için onu da bıraktım. Zaten benimle sevgili olmayacaklarını veya beni sevgili olarak düşünmediklerini bildiğim için bana üzüntüden başka bir his vermiyordu. Şu an sadece "bi' sevişsem iyi olurdu ama boşver abi kafam rahat en azından" diyorum. İnsan arada bir istiyor gerçi, bir hatun çıksın ve "let's do it Hüso, let's fall in love" desin diyor. Nerede o hatunlar? Hep 1930'larda kalmışlar. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ben de bilmiyorum. Zaten ne önemi var ki? Hayat her haliyle güzel.
Bir de ben Bornova'daki evimi özledim ya. İzmir'i değil, evimi özledim. O pis gecekonduyu, o güzel balkonunu, Yahudi mezarlığı manzaralı balkonunu... Orada yaşadığım her şey çok içten ve samimiydi. Geceler boyu türkülerimizi haykırırdık tüm Bornova'ya... Bazen de polis geliyordu ahjsdvjh. Ne güzel yaşıyorduk be orada... Bir de bizim evde acayip seks dönerdi. Ev ev değildi zaten, kerhaneden halliceydi. Evde koltuktan çok yatak vardı. Ama işin özü herkes mutluydu be. O balkondaki pis kanepeye uzanıp bira içmek çok keyifliydi amınakoyim, sonrasında sızmak.
O zamanlar umut dolaba koyduğumuz bir şişe Efes'ti. Okula gidip, döndüğümüzde onu adam gibi içebilmeyi umut ederdik... O zamanlar umut aşık olduğun kadının sana mesaj atmasıydı, belki seninle vakit geçirmek istemeseydi... O zamanlar umut aşık olduğun kadınla aynı yatakta olmaktı... O evin balkonundayken, Kum Gibi'yi söylerken, tüm hücrelerimle mutluluğu ve hüznü bir arada hissediyordum... Aşık olduğum kadına, adında Deniz geçen ve bildiğim tek şarkı olan "Deniz Koydum Adını"yı söylüyordum bağıra bağıra. Sevdamızı bile devrimle ifade ediyorduk. O kadar da çakma devrimciydik anlayacağınız... Sonra şiir okuyorduk, genellikle şafak türküsü oluyordu... Hüzünleniyorduk amına koyim. Ama o an paylaşmanın verdiği mutluluğu da yaşıyorduk, kısacası mutluyduk lan.
İşin ilginç yanı ben Ankara'ya aşığım arkadaş. Burada yaşayan insanları, sokaklarını, havasını, her şeyini çok seviyorum. İçerisinde yaşayan insanları da çok seviyorum. Sorunum ne gerçekten bilmiyorum. Gerçi para kazanmıyorum, o çok büyük sorun, ama tam olarak bu da değil. Bir şeyler hep eksik gibi. Umarım şu saatlerde girdiğim yeni yaşımda bu eksiklikleri bulur ve üstesinden gelirim.
O değil de, ben bazılarınızı çok seviyorum be hacı, bazılarınızdan da nefret ediyorum. Keşke sevdiğim insanlara her gün onları sevdiğimi söyleyebilsem. Keşke onlar da bana söylese... Hayırlısı be gülüm...
http://www.youtube.com/watch?v=VGLzhVgDkTM
6 Ekim 2012 Cumartesi
Alice in Tardis
Evin üst katındaki karanlık ve uzun koridor boyunca hızlı adımlarla ilerledi. Bahçeden gelen enteresan sesin kaynağını merak ediyordu. Ancak dışarıya çıkmaktan çekinmişti, bunun için annesi ve babasının ön cepheye bakan odasına doğru koşmuştu. Ailesi bir ziyaret için Michigan'daydı. Alice karanlıktan korktuğu için evin bu kısmına ailesi yokken pek fazla uğramıyordu. Ancak dışarıdaki yabancı ses hem merakını gıdıklıyor, hem de korkusunu körüklüyordu. Bu savaşta her zamanki gibi merak yine galip gelmiş ve Alice perdeyi aralayarak dışarıya bakmıştı. Gördüğü şeye çok şaşırmıştı. Bütün o gürültüyü çıkaran şey mavi bir telefon kulübesiydi. Alice dışarıya çıkıp yakından bakmaya karar verdi.
Kulübeye yakından baktığında gördüğü en güzel mavinin, bu kulübenin üzerindeki mavi olduğunu düşündü. Bu mavi renk bile tek başına onu etkilemeye yeterliydi. Bir süre kulübeye hayranlıkla baktı. Hayranlık yerini mantığa bıraktığında Alice'in aklına tek bir soru gelmişti: bu kulübe bahçelerine nasıl gelmişti? Nasıl oluyordu da bu kulübeden o ses çıkabiliyordu?
Bu soruların cevabını bulmak için merakla kulübenin kapısını açmaya çalıştı. Ancak kapı çok sağlam bir şekilde kapalıydı. İçerisinde birisinin var olup olmadığını anlamak umuduyla kulağını kapıya dayadı. Gelen sesler şaşkınlığını katlıyordu. İngiliz aksanına sahip bir adam "Hadi seksi şey, beni yarı yolda bırakma" diye bağırıyordu . Adamın konuştuğu kişinin sesi duyulmuyordu ancak bir kadın olduğu belliydi. "Hatta belki eşi bile olabilir"diye düşündü Alice çünkü adam "seksi şey" derken ses tonunda seksist bir hava sezmiyordu. Daha çok sevecen bir hava vardı.
Alice kulübenin içindeki insanlarla tanışma umuduyla yavaşça kapısını çaldı. Bir süre bekledikten sonra kapıyı pantolon askısı ve papyon takmış bir adam açtı. "Merhaba" dedikten sonra ani bir şekilde arkasını dönerek, kulübenin de kapısını açık bırakarak, içeri girdi. Alice kulübenin kapısını hafifçe aralayınca gördüklerine inanamadı. İçerisi adeta büyük bir karnaval gibiydi. Aklı karışmıştı, nasıl oluyordu da küçücük bir kulübenin içerisi bu kadar büyük olabiliyordu? Alice ağzı şaşkınlıktan açılmış bir vaziyetteyken İngiliz aksanına sahip bu garip adam sanki aklını okurmuşçasına "Evet! İçi dışından büyük! Biliyorum, etkileyici değil mi?" deyiverdi. Alice, halen konuşamıyordu. "Ben Doktor" dedi papyonlu adam, "Peki sen kimsin?" dedi. Alice şaşkınlığından bir anlığına kurtulup "Alice" dedi. Doktor'un bir ismi olup olmadığını sorgulamak aklına bile gelmemişti. Gördükleri karşısında düşünme yeteneğini yitirmişti adeta.
Doktor "Merhaba Alice! Tardis'e hoşgeldin" dedi. Alice, Doktor'un sesindeki güven verici tondan etkilenmişti. Bu etkilenmeyi de gizleyemeyerek art arda "Tardis mi? Neler oluyor? Bu alet bahçemize nasıl indi? Ve içi nasıl bu kadar büyük olabiliyor?" sorularını sordu. Doktor, Tardis'in bir zaman makinası olduğunu, bahçesine yanlışlıkla indiğini ve içinin dışından büyük olmasının nedenini anlattı. Alice biraz daha rahatlamış görünüyordu. Bu rahatlığın da verdiği özgüvenle "Madem bir zaman makinan var beni gezintiy çıkarabilirsin" dedi. Doktor "Evet ve istediğin zaman seni geri getirebilirim, hiç gitmemiş gibi!" diyerek cevapladı. Doktor, Alice'in bu özgüvenli ve hevesli haline sevinmişti. En azından bir süre yalnız seyahat etmek zorunda kalmayacaktı. Doktor "Hazır mısın?" diye sordu ve Alice'in cevap vermesini beklemeden Tardis'i hareket ettirdi. Kısa bir süre sonra eski Roma İmparatorluğu'nun merkezinde bir yerleşim yerindeydiler. Alice, Tardis'ten dışarı adımını attığında hayranlığı gözlerinden okunuyordu. Gözünün görebildiği her yer muhteşem Roma mimarisinin örnekleriyle doluydu. Her yanda küçük heykelciklerin bulunduğu çeşmelerden sular akıyor, binaların işlemeli sütunları göz dolduruyordu. Ancak bir terslik vardı. Sokaklarda hiç insan görünmüyordu. Bu durum Doktor'un dikkatini çekmişti. Hemen sonik tornavidasını çıkarıp etrafı taradı. O sırada Alice hayranı olduğu Roma eserlerini incelemekteydi. Küçük heykellerin bulunduğu çeşmeler dikkatini çekmişti. Sanki arkasını döndüğünde hareket etmiş gibi duruyorlardı. Alice korkmuştu. Doktor, Alice'in bu korkmuş halini görünce yanına koştu ve ona neden bu kadar korktuğunu sordu. Alice durumu anlatınca Doktor çılgına dönmüş ve endişeli bir şekilde etrafa bakınmaya başladı. Doktor'un bu durumundan dolayı iyice korkan Alice endişeli bir şekilde "Doktor neler oluyor?" diye sordu. Doktor sadece "Ağlayan Melekler" dedi, ve "Alice, ne olursa olsun gözlerini heykellerden ayırma ve sakın gözlerini kırpma" diye ekledi.
Doktor, eğer sırt sırta verip yürürlerse Melekler'i atlatabileceklerini ve Tardis'e ulaşabileceklerini söyledi. Alice ve Doktor sırt sırta verip Tardis'in kapısına doğru ilerlemeye başladılar. Kapıdan fazla uzaklaşmamışlardı. Ancak Alice göz kırpmamaya dayanamıyordu. Gözleri sulanmış ve acımaya başlamıştı. Alice'in göz kapakları uzun süre açık kalmaya dayanamadı ve bir an için kapandı. Gözlerini yeniden açtığında ise karşısında korkunç suratlı bir heykel dikiliyordu. O kadar korkmuştu ki attığı çığlık tüm Roma İmparatorluğu'nda duyulabilirdi.
Bir süre sonra Tardis'in kapısından içeri girebilmişlerdi. Alice dizleri üzerine çökmüş az önce gördüklerini anlamaya çalışırken Doktor Tardis'i çoktan çalıştırmıştı bile. Tardis tekrardan sabitlendiğinde artık Alice ve ailesinin yaşadığı evin bahçesine inmişlerdi. Bu deneyim Alice'e oldukça ağır ve bir o kadar da kafa karıştırıcı gelmişti. Alice yaşattığı bu deneyim için Doktor'a teşekkür etti. Doktor "Benimle gel" dedi, "Keşfedecek o kadar çok şey var ki...". Alice ir an için gitmeyi düşündüyse de, sadece bugün yaşadıklarının etkisiyle bu düşünceden kurtuldu. "Peki birgün seninle gelmek istersem, sana nasıl ulaşabilirim?" dedi Alice. Doktor "Bana ihtiyacın olduğunda burda olacağım" dedi sinsi bir gülümsemeyle Tardis'in kapısını kapatırken.
Hayatında gördüğü en güzel maviye sahip, içi dışından daha büyük olan o sihirli kulübe, enteresan sesler çıkararak gözden kaybolmuştu.
O gece içinde mutlulukla karışık garip bir duyguyla yatağını uzandı Alice. Yaşadıkları acaba gerçek miydi yoksa annesinin bir hafta önce hazırladığı yemekten zehirlendiği için miydi? Aslında bunlardan hiçbiri önemli değildi. Çünkü o gece mutlu uyuyacaktı...
Kulübeye yakından baktığında gördüğü en güzel mavinin, bu kulübenin üzerindeki mavi olduğunu düşündü. Bu mavi renk bile tek başına onu etkilemeye yeterliydi. Bir süre kulübeye hayranlıkla baktı. Hayranlık yerini mantığa bıraktığında Alice'in aklına tek bir soru gelmişti: bu kulübe bahçelerine nasıl gelmişti? Nasıl oluyordu da bu kulübeden o ses çıkabiliyordu?
Bu soruların cevabını bulmak için merakla kulübenin kapısını açmaya çalıştı. Ancak kapı çok sağlam bir şekilde kapalıydı. İçerisinde birisinin var olup olmadığını anlamak umuduyla kulağını kapıya dayadı. Gelen sesler şaşkınlığını katlıyordu. İngiliz aksanına sahip bir adam "Hadi seksi şey, beni yarı yolda bırakma" diye bağırıyordu . Adamın konuştuğu kişinin sesi duyulmuyordu ancak bir kadın olduğu belliydi. "Hatta belki eşi bile olabilir"diye düşündü Alice çünkü adam "seksi şey" derken ses tonunda seksist bir hava sezmiyordu. Daha çok sevecen bir hava vardı.
Alice kulübenin içindeki insanlarla tanışma umuduyla yavaşça kapısını çaldı. Bir süre bekledikten sonra kapıyı pantolon askısı ve papyon takmış bir adam açtı. "Merhaba" dedikten sonra ani bir şekilde arkasını dönerek, kulübenin de kapısını açık bırakarak, içeri girdi. Alice kulübenin kapısını hafifçe aralayınca gördüklerine inanamadı. İçerisi adeta büyük bir karnaval gibiydi. Aklı karışmıştı, nasıl oluyordu da küçücük bir kulübenin içerisi bu kadar büyük olabiliyordu? Alice ağzı şaşkınlıktan açılmış bir vaziyetteyken İngiliz aksanına sahip bu garip adam sanki aklını okurmuşçasına "Evet! İçi dışından büyük! Biliyorum, etkileyici değil mi?" deyiverdi. Alice, halen konuşamıyordu. "Ben Doktor" dedi papyonlu adam, "Peki sen kimsin?" dedi. Alice şaşkınlığından bir anlığına kurtulup "Alice" dedi. Doktor'un bir ismi olup olmadığını sorgulamak aklına bile gelmemişti. Gördükleri karşısında düşünme yeteneğini yitirmişti adeta.
Doktor "Merhaba Alice! Tardis'e hoşgeldin" dedi. Alice, Doktor'un sesindeki güven verici tondan etkilenmişti. Bu etkilenmeyi de gizleyemeyerek art arda "Tardis mi? Neler oluyor? Bu alet bahçemize nasıl indi? Ve içi nasıl bu kadar büyük olabiliyor?" sorularını sordu. Doktor, Tardis'in bir zaman makinası olduğunu, bahçesine yanlışlıkla indiğini ve içinin dışından büyük olmasının nedenini anlattı. Alice biraz daha rahatlamış görünüyordu. Bu rahatlığın da verdiği özgüvenle "Madem bir zaman makinan var beni gezintiy çıkarabilirsin" dedi. Doktor "Evet ve istediğin zaman seni geri getirebilirim, hiç gitmemiş gibi!" diyerek cevapladı. Doktor, Alice'in bu özgüvenli ve hevesli haline sevinmişti. En azından bir süre yalnız seyahat etmek zorunda kalmayacaktı. Doktor "Hazır mısın?" diye sordu ve Alice'in cevap vermesini beklemeden Tardis'i hareket ettirdi. Kısa bir süre sonra eski Roma İmparatorluğu'nun merkezinde bir yerleşim yerindeydiler. Alice, Tardis'ten dışarı adımını attığında hayranlığı gözlerinden okunuyordu. Gözünün görebildiği her yer muhteşem Roma mimarisinin örnekleriyle doluydu. Her yanda küçük heykelciklerin bulunduğu çeşmelerden sular akıyor, binaların işlemeli sütunları göz dolduruyordu. Ancak bir terslik vardı. Sokaklarda hiç insan görünmüyordu. Bu durum Doktor'un dikkatini çekmişti. Hemen sonik tornavidasını çıkarıp etrafı taradı. O sırada Alice hayranı olduğu Roma eserlerini incelemekteydi. Küçük heykellerin bulunduğu çeşmeler dikkatini çekmişti. Sanki arkasını döndüğünde hareket etmiş gibi duruyorlardı. Alice korkmuştu. Doktor, Alice'in bu korkmuş halini görünce yanına koştu ve ona neden bu kadar korktuğunu sordu. Alice durumu anlatınca Doktor çılgına dönmüş ve endişeli bir şekilde etrafa bakınmaya başladı. Doktor'un bu durumundan dolayı iyice korkan Alice endişeli bir şekilde "Doktor neler oluyor?" diye sordu. Doktor sadece "Ağlayan Melekler" dedi, ve "Alice, ne olursa olsun gözlerini heykellerden ayırma ve sakın gözlerini kırpma" diye ekledi.
Doktor, eğer sırt sırta verip yürürlerse Melekler'i atlatabileceklerini ve Tardis'e ulaşabileceklerini söyledi. Alice ve Doktor sırt sırta verip Tardis'in kapısına doğru ilerlemeye başladılar. Kapıdan fazla uzaklaşmamışlardı. Ancak Alice göz kırpmamaya dayanamıyordu. Gözleri sulanmış ve acımaya başlamıştı. Alice'in göz kapakları uzun süre açık kalmaya dayanamadı ve bir an için kapandı. Gözlerini yeniden açtığında ise karşısında korkunç suratlı bir heykel dikiliyordu. O kadar korkmuştu ki attığı çığlık tüm Roma İmparatorluğu'nda duyulabilirdi.
Bir süre sonra Tardis'in kapısından içeri girebilmişlerdi. Alice dizleri üzerine çökmüş az önce gördüklerini anlamaya çalışırken Doktor Tardis'i çoktan çalıştırmıştı bile. Tardis tekrardan sabitlendiğinde artık Alice ve ailesinin yaşadığı evin bahçesine inmişlerdi. Bu deneyim Alice'e oldukça ağır ve bir o kadar da kafa karıştırıcı gelmişti. Alice yaşattığı bu deneyim için Doktor'a teşekkür etti. Doktor "Benimle gel" dedi, "Keşfedecek o kadar çok şey var ki...". Alice ir an için gitmeyi düşündüyse de, sadece bugün yaşadıklarının etkisiyle bu düşünceden kurtuldu. "Peki birgün seninle gelmek istersem, sana nasıl ulaşabilirim?" dedi Alice. Doktor "Bana ihtiyacın olduğunda burda olacağım" dedi sinsi bir gülümsemeyle Tardis'in kapısını kapatırken.
Hayatında gördüğü en güzel maviye sahip, içi dışından daha büyük olan o sihirli kulübe, enteresan sesler çıkararak gözden kaybolmuştu.
O gece içinde mutlulukla karışık garip bir duyguyla yatağını uzandı Alice. Yaşadıkları acaba gerçek miydi yoksa annesinin bir hafta önce hazırladığı yemekten zehirlendiği için miydi? Aslında bunlardan hiçbiri önemli değildi. Çünkü o gece mutlu uyuyacaktı...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)