Beyoğlu'nun arka sokaklarında, elinde bir dal sigara ile ilerliyordu. İstiklal caddesinde yürümek istememişti, kalabalıktan hoşlanmamıştı. Zaten bu lanet şehirden nefret ediyordu. Aslında bu şehire daha önce hiç gelmemişti ama bütün sevdiklerini almıştı İstanbul. En sevdiği arkadaşları bu şehire göç etmişti ve hepsinin hayatları çekilmez bir hal almıştı. Elinde olsa adımını bile atmazdı buraya ancak arkadaşlarından bir tanesi olan Esra bacağını kırmıştı ve Harun'dan kendisine yardımcı olmasını istemişti. Harun nefret ettiği bir şehire gelip, iki hafta kalacak kadar ve Bedrana'yı, yani aşık olduğu kadını geride bırakacak kadar çok severdi Esra'yı.
Ve sonunda İstanbul'daydı, o nefret ettiği şehirde. Arkadaşlarının hayatlarının söndüğü pavyonda, medya köpeklerinin yuvasında, Avrupa ve Asya'nın seviştiği noktada... İçinde fırtınalar koparan nefret duygusunun yanında çok az da olsa bir heyecan vardı. İzmir'den dışarı pek fazla çıkmazdı, sadece arada bir ailesinin yaşadığı Ankara'ya giderdi. Başka bir şehirin sokaklarında dolaşmak büyük bir heyecandı aslında. Üzerine bastığı kaldırımların dokusu, insanların yüzleri, sokak satıcılarının bağırışları, yani herşey farklıydı...Harun'u asıl heyecanlandıran buydu aslında, çünkü rutini de değişecekti İstanbul'da...
Birbirinden ilginç arka sokaklardan ilerledikten sonra içki içilecek salaş bir bar gözüne çarptı. Barın ismi çok ilginçti "Haydar Bar"... Harun içeri girdi, oldukça sıcak bir mekandı. Hemen bir 50'lik Efes istedi. Barın her tarafında sigaranın yasak olduğunu ve içilmesi halinde para cezası uygulanacağını gösteren posterler vardı. Ancak bu barda sigara yasağı ile resmen taşşak geçiliyordu çünkü herkes bu posterlerin altında sigara içiyordu. Harun da hemen bir sigara yaktı ve birasından bir yudum aldı. Aslında çok yorgundu, ama bu Harun'un yolculuk rutiniydi. Her otobüs yolculuğunun ardından yakınlarda bulunan bir bara gider, birkaç bira içer, ardından da gideceği yere giderdi.
Her zaman yaptığı gibi bir yandan birasını içerken, bir yandan da etrafı süzüyordu. Gözleri, camın önünde oturan, muhteşem durulukta ve güzellikte bir yüze sahip olan kadına takılmıştı. Kadının önünde çeşitli büyüklükte kitaplar duruyordu. Sürekli bu kitaplardan birşeyler okuyor ve not alıyordu. Harun kadının böylesine heyecanlı bir şekilde kitap okumasından etkilenmişti. Çünkü bilgiye aç ve zeki insanları severdi. Birasını alıp kadının oturduğu masaya gitti. Masaya geldiğinde "Merhaba ben Harun, cesaretimin kusuruna bakmayın ama böyle heyecanlı bir şekilde kitap okumanızdan oldukça etkilendim" dedi. Kadın şaşırmıştı. Bir an sessiz kaldı, ardından "Merhaba ben de Duygu" dedi. Harun "Oturabilir miyim?" diye sordu, Duygu karşısındaki boş sandalyeyi göstererek "Tabi ki buyrun lütfen" dedi. Harun sandalyeye oturur oturmaz "Peki bu kadar hevesli bir şekilde neyi araştırdığınızı öğrenebilirmiyim acaba?" dedi. Duygu hafifçe gülümseyerek "Deli olduğumu düşünebilirsin ama 'vampir'leri araştırıyorum" dedi. Harun vampirlere inanmasa bile vampirlerin gerçek olması ihtimali, tanrının gerçekten var olması ihtimalinden daha yüksekti. Ayrıca Bedrana'yla ilk tanıştıkları gece o da vampir maskesi takıyordu, 'enteresan bir rastlantı' diye düşüdü.
Sohbet ilerledikçe Duygu rahatlamış ve kendisinden bahsetmeye başlamıştı. Akademide yükselmesine kesin gözüyle bakılan, ancak doktorasını tamamlayamadan şizofreni teşhisiyle hastaneye yatırılan bir biyologdu. Eski yazıyı okuyabiliyor, Osmanlıca, Farsça ve Japonca'yı iyi konuşuyordu. Arapça ve İngilizce'yi de kendini idare edebilecek kadar konuşabiliyordu. Aynı zamanda iş arıyordu ve dövme hastasıydı. Harun da severdi dövmeleri, hep yaptırmak isterdi ama etrafındakiler sürekli 'askerlikten önce yaptırma' diye telkinde bulunuyorlardı.
Harun hayatını vampirleri aramaya adamış bu kadından oldukça etkilenmişti. Zaten, cennetin yeryüzündeki yansıması olduğunu düşündüğü yüzündeki duruluğu, güzelliği ve muhteşem gülümsemesi ile Harun'un bu kadından etkilenmemesi mümkün değildi. Duygu'da Harun'dan etkilenmişti. Ortada tek bir sorun vardı aslında. Harun Bedrana'ya aşıktı. O'nu aldatmak istemiyordu. Hem zaten burada uzun süre kalmayacaktı ama bu kısa sürede Duygu'ya karşı da birşeyler hissetmişti.
Bir süre sonra ikisi birlikte bardan ayrıldılar. Dışarıda akşam ezanı okunuyordu. Beyoğlu'nun arnavut kaldırımları üzerinde yürürken Harun içindeki duygularla savaşıyordu. Duygu ise büyülenmişçesine tek bir noktaya hayranlık ve şaşkınlık içerisinde bakıyordu. Bu durum Harun'un da dikkatini çekmişti. İçinden "Sanırım şizofren tanısında haklıymışlar" dedi ve gülümsedi. Bir süre sonra Duygu Harun'a dönerek "Tanıştığımıza gerçekten memnun oldum ama benim gitmem gerek" diyerek uzun süre şakınlıkla baktığı yöne doğru koşar adımlarla yürüdü. Harun bu duruma gerçekten çok şaşırdı ancak artık Bedrana'yı aldatamayacağı kesinleştiği için biraz rahatlamıştı. Koşar adımlarla ilerleyen Duygu'nun ardından bakarak bir sigara yaktı ve içinden "İstanbul'un insanı da çok garip amınakoyayım" dedi ve gülümsedi....
Bunu okuyan bunu da okudu;
Bölüm 1 (buraya tıklamak lazım:))