6 Ekim 2012 Cumartesi

Alice in Tardis

Evin üst katındaki karanlık ve uzun koridor boyunca hızlı adımlarla ilerledi. Bahçeden gelen enteresan sesin kaynağını merak ediyordu. Ancak dışarıya çıkmaktan çekinmişti, bunun için annesi ve babasının ön cepheye bakan odasına doğru koşmuştu. Ailesi bir ziyaret için Michigan'daydı. Alice karanlıktan korktuğu için evin bu kısmına ailesi yokken pek fazla uğramıyordu. Ancak dışarıdaki yabancı ses hem merakını gıdıklıyor, hem de korkusunu körüklüyordu. Bu savaşta her zamanki gibi merak yine galip gelmiş ve Alice perdeyi aralayarak dışarıya bakmıştı. Gördüğü şeye çok şaşırmıştı. Bütün o gürültüyü çıkaran şey mavi bir telefon kulübesiydi. Alice dışarıya çıkıp yakından bakmaya karar verdi.

Kulübeye yakından baktığında gördüğü en güzel mavinin, bu kulübenin üzerindeki mavi olduğunu düşündü. Bu mavi renk bile tek başına onu etkilemeye yeterliydi. Bir süre kulübeye hayranlıkla baktı. Hayranlık yerini mantığa bıraktığında Alice'in aklına tek bir soru gelmişti: bu kulübe bahçelerine nasıl gelmişti? Nasıl oluyordu da bu kulübeden o ses çıkabiliyordu?

Bu soruların cevabını bulmak için merakla kulübenin kapısını açmaya çalıştı. Ancak kapı çok sağlam bir şekilde kapalıydı. İçerisinde birisinin var olup olmadığını anlamak umuduyla kulağını kapıya dayadı. Gelen sesler şaşkınlığını katlıyordu. İngiliz aksanına sahip bir adam "Hadi seksi şey, beni yarı yolda bırakma" diye bağırıyordu . Adamın konuştuğu kişinin sesi duyulmuyordu ancak bir kadın olduğu belliydi. "Hatta belki eşi bile olabilir"diye düşündü Alice çünkü adam "seksi şey" derken ses tonunda seksist bir hava sezmiyordu. Daha çok sevecen bir hava vardı.

Alice kulübenin içindeki insanlarla tanışma umuduyla yavaşça kapısını çaldı. Bir süre bekledikten sonra kapıyı pantolon askısı ve papyon takmış bir adam açtı. "Merhaba" dedikten sonra ani bir şekilde arkasını dönerek, kulübenin de kapısını açık bırakarak, içeri girdi. Alice kulübenin kapısını hafifçe aralayınca gördüklerine inanamadı. İçerisi adeta büyük bir karnaval gibiydi. Aklı karışmıştı, nasıl oluyordu da küçücük bir kulübenin içerisi bu kadar büyük olabiliyordu? Alice ağzı şaşkınlıktan açılmış bir vaziyetteyken İngiliz aksanına sahip bu garip adam sanki aklını okurmuşçasına "Evet! İçi dışından büyük! Biliyorum, etkileyici değil mi?" deyiverdi. Alice, halen konuşamıyordu. "Ben Doktor" dedi papyonlu adam, "Peki sen kimsin?" dedi. Alice şaşkınlığından bir anlığına kurtulup "Alice" dedi. Doktor'un bir ismi olup olmadığını sorgulamak aklına bile gelmemişti. Gördükleri karşısında düşünme yeteneğini yitirmişti adeta.

 Doktor "Merhaba Alice! Tardis'e hoşgeldin" dedi. Alice, Doktor'un sesindeki güven verici tondan etkilenmişti. Bu etkilenmeyi de gizleyemeyerek art arda "Tardis mi? Neler oluyor? Bu alet bahçemize nasıl indi? Ve içi nasıl bu kadar büyük olabiliyor?" sorularını sordu. Doktor, Tardis'in bir zaman makinası olduğunu, bahçesine yanlışlıkla indiğini ve içinin dışından büyük olmasının nedenini anlattı. Alice biraz daha rahatlamış görünüyordu. Bu rahatlığın da verdiği özgüvenle "Madem bir zaman makinan var beni gezintiy çıkarabilirsin" dedi. Doktor "Evet ve istediğin zaman seni geri getirebilirim, hiç gitmemiş gibi!" diyerek cevapladı. Doktor, Alice'in bu özgüvenli ve hevesli haline sevinmişti. En azından bir süre yalnız seyahat etmek zorunda kalmayacaktı. Doktor "Hazır mısın?" diye sordu ve Alice'in cevap vermesini beklemeden Tardis'i hareket ettirdi. Kısa bir süre sonra eski Roma İmparatorluğu'nun merkezinde bir yerleşim yerindeydiler. Alice, Tardis'ten dışarı adımını attığında hayranlığı gözlerinden okunuyordu. Gözünün görebildiği her yer muhteşem Roma mimarisinin örnekleriyle doluydu. Her yanda küçük heykelciklerin bulunduğu çeşmelerden sular akıyor, binaların işlemeli sütunları göz dolduruyordu. Ancak bir terslik vardı. Sokaklarda hiç insan görünmüyordu. Bu durum Doktor'un dikkatini çekmişti. Hemen sonik tornavidasını çıkarıp etrafı taradı. O sırada Alice hayranı olduğu Roma eserlerini incelemekteydi. Küçük heykellerin bulunduğu çeşmeler dikkatini çekmişti. Sanki arkasını döndüğünde hareket etmiş gibi duruyorlardı. Alice korkmuştu. Doktor, Alice'in bu korkmuş halini görünce yanına koştu ve ona neden bu kadar korktuğunu sordu. Alice durumu anlatınca Doktor çılgına dönmüş ve endişeli bir şekilde etrafa bakınmaya başladı. Doktor'un bu durumundan dolayı iyice korkan Alice endişeli bir şekilde "Doktor neler oluyor?" diye sordu. Doktor sadece "Ağlayan Melekler" dedi, ve "Alice, ne olursa olsun gözlerini heykellerden ayırma ve sakın gözlerini kırpma" diye ekledi.

Doktor, eğer sırt sırta verip yürürlerse Melekler'i atlatabileceklerini ve Tardis'e ulaşabileceklerini söyledi. Alice ve Doktor sırt sırta verip Tardis'in kapısına doğru ilerlemeye başladılar. Kapıdan fazla uzaklaşmamışlardı. Ancak Alice göz kırpmamaya dayanamıyordu. Gözleri sulanmış ve acımaya başlamıştı. Alice'in göz kapakları uzun süre açık kalmaya dayanamadı ve bir an için kapandı. Gözlerini yeniden açtığında ise karşısında korkunç suratlı bir heykel dikiliyordu. O kadar korkmuştu ki attığı çığlık tüm Roma İmparatorluğu'nda duyulabilirdi.

Bir süre sonra Tardis'in kapısından içeri girebilmişlerdi. Alice dizleri üzerine çökmüş az önce gördüklerini anlamaya çalışırken Doktor Tardis'i çoktan çalıştırmıştı bile. Tardis tekrardan sabitlendiğinde artık Alice ve ailesinin yaşadığı evin bahçesine inmişlerdi. Bu deneyim Alice'e oldukça ağır ve bir o kadar da kafa karıştırıcı gelmişti. Alice yaşattığı bu deneyim için Doktor'a teşekkür etti. Doktor "Benimle gel" dedi, "Keşfedecek o kadar çok şey var ki...". Alice ir an için gitmeyi düşündüyse de, sadece bugün yaşadıklarının etkisiyle bu düşünceden kurtuldu. "Peki birgün seninle gelmek istersem, sana nasıl ulaşabilirim?" dedi Alice. Doktor "Bana ihtiyacın olduğunda burda olacağım" dedi sinsi bir gülümsemeyle Tardis'in kapısını kapatırken.

Hayatında gördüğü en güzel maviye sahip, içi dışından daha büyük olan o sihirli kulübe, enteresan sesler çıkararak gözden kaybolmuştu.

O gece içinde mutlulukla karışık garip bir duyguyla yatağını uzandı Alice. Yaşadıkları acaba gerçek miydi yoksa annesinin bir hafta önce hazırladığı yemekten zehirlendiği için miydi? Aslında bunlardan hiçbiri önemli değildi. Çünkü o gece mutlu uyuyacaktı...