16 Mayıs 2011 Pazartesi

Dereotlu Çörek


Önceki gece barda oturmuş biralarımızı yudumlarken “Bu tür şeyleri zamana bırakmalısın Rob, zamanla her şey yoluna girer” dedi Michael. Belki de haklıydı, ama şu sıralar bana söylenen her şey anlamsız geliyordu. Muhteşem oyunculuk yeteneğimle onun bu sözlerini destekler nitelikte başımı salladım ve “Haklısın, sanırım ben olayları büyütüyorum” dedim. Olayları büyütüyordum, belki de büyütmek istiyordum, bilmiyorum. Bildiğim tek şey kendimi öldürmek istediğimdi. Oysa ki yaşamayı çok seviyordum, ama Susan gittiğinden beri artık yaşamak için sebebim kalmamıştı. Gitmeliydim, ama başka şehre veya ülkeye değil, başka bir hayata… Peki başka bir hayat var mıydı? Bir “Belki” için bu risk alınmalı mıydı? Ve en önemlisi; ya başka bir hayat yoksa ve yaşayabileceğimiz tek hayat buysa, buna değer miydi? Bilmiyordum, sadece gitmek istiyordum ve buna hazırdım…

Bu yolculuk için gerekli olan tek malzeme bir silahtı. Kendimi asarak, hap yutarak veya kendimi bir yerden atarak ölmek çok korkutucu geliyordu. Aslında ölmeye karar veren bir insan için bunları düşünmek saçma gelebilir ama ölürken acı çekmek istemem doğrusu. Şehrin en berbat mahallelerinden biri olan Army Street’teki bir adamdan kendime görünüşü oldukça güzel olan bir silah ve bir düzine mermi aldım.  Adamın dediğine göre bu silah daha önce hiçbir olayda kullanılmamış, aslında silah bir arkadaşınınmış ancak eşi evde bir silah bulunmasından rahatsız olduğu için satmak zorunda kalmış. Ne kadar gereksiz olsa da bu zırvaları dinlemek bana sapıkça bir şekilde keyif vermişti.

Artık bütün hazırlıklarım tamamdı, kendimi gönül rahatlığıyla öldürebilirdim. Tek eksiğim bir veda mektubuydu. Saçmada olsa bir mektup yazarak ölümümden kimsenin sorumlu olmadığını ve bunun kendi seçimim olduğunu söylemek istedim. Çalışma masamın başına oturdum ve yazmaya başladım;

“Saygıdeğer ailem ve arkadaşlarım ve tabi ki Susan…”

Çok resmi…

“Sevgili ailem ve arkadaşlarım ve Susan…”

Neden arkadaşlarıma açıklama yapmak zorundayım?

“Sevgili ailem ve Susan…”

Lanet olsun yazamayacağım sanırım, ayrıca ölüme giderken bu kararın kendime ait olduğunu belirtmek için neden bir şey yazmam gereksin ki? Zaten ‘intihar’ ediyorum, tek başıma…

Mektup yazmak gereksizdi, bende yazmayı bırakıp bir sigara yaktım. “Kahretsin sigarayı bırakıp nasıl ölebilirim? Hayır, bu düşünceler anlamsız, öleceksin Rob, ilk kez kendi isteğin olan bir şeyi yapacaksın.”
Evet, kendimi öldürecektim, bundan tamamen emindim ancak karnım açtı ve boş bir mideyle ölmek istemiyordum. Yavaş adımlarla mutfağa gittim. Buzdolabında Susan’ın beni terk etmeden bir hafta önce yaptığı dereotlu çörek ve ağzı açık bir şekilde günlerdir bekleyen bir sürahi ‘taze’ sıkılmış portakal suyu vardı. Her şeyi bir tepsiye koyup odama geçtim. Çörekten birkaç ısırık aldım ve işte o an lanet olası bir dereotlu çörek parçası boğazıma kaçtı. Nefes alamıyordum ve etrafta bana yardım edecek kimse de yoktu. Tamam, belki kendimi öldürecektim ama böyle acınası ve komik bir şekilde ölmek istemezdim doğrusu. Beynime oksijen gitmediğini hissedebiliyordum ya da bana öyle geliyordu. Öksürmeye çalışıyordum ancak başaramıyordum. İstemediğim bir şekilde ölüme doğru yürüyordum ve yolun sonunda ışık falan da görünmüyordu. En sonunda bütün gücümü toplayıp sol yumruğumla göğsüme doğru vurdum. Ve bir anda o lanet olası çörek parçası boğazımdan fırlamıştı. Artık nefes alabiliyordum, oksijenin tadı hiç bu kadar güzel gelmemişti…

Taze sıkılmış portakal suyundan bir yudum aldım ve yatağıma uzandım. Yaşadıklarımı düşündüm. Az önce bir dereotlu çörek tarafından öldürülüyordum… Aman tanrım ölümümden sonra yaşanacakları bir düşünsenize: “Çörek mi? Rob bir çörek yüzünden mi ölmüş? İşte buna gülerim”… “Dereotunu gerçekten çok sinirlendirmiş olmalı hahahaha”… Aslında kimse dalga geçmeyecekti muhtemelen ama ben olsam dalga geçerdim, düşünsenize koskoca bir adam ufacık bir çörek parçası yüzünden ölüyor…

Huzurlu fakat aptallaşmış bir şekilde televizyonu açtım ve ardından bir sigara yaktım. Ve o an farkına vardım; yaşamayı çok seviyordum, televizyonu, odamı, yaşadığım şehrin sokaklarını, ailemi, köşedeki gazete bayisini, içtiğim sigarayı ve en çokta Susan’ı seviyordum… Ah Susan, ondan ayrı olsam bile yüzünü bir kere daha görebilme umudu için bile yaşamalıyım… 

Zaten intihar etmekle neyi düşünüyordum ki ben? Aman tanrım ne kadar da aptalım… Hem ışık falan da göremedim, aklımdaki o “Belki” sorusu da cevabını buldu böylece. Zaten hayatım cevabını asla bulamayacağım sorulardan ibaretti. Oysa ki Woody Allen, Hannah and Her Sisters filminde; “Belki de şairler haklıdır. Belki tek cevap ‘aşk’tır.”diyerek bütün soruların cevabını vermişti. 

Yaşadığım deneyim zihnimi aydınlığa kavuşturmuştu. Hayatım o kadar da berbat değildi aslında. Ne olmuş Susan beni terk ettiyse? Onunla aynı topraklardayım ve aynı atmosferin oksijenini soluyoruz. Gittiğim herhangi bir cafede, yürüdüğüm herhangi bir sokakta veya bindiğim herhangi bir otobüste onunla karşılaşma ihtimalimizin olması… Bunları bilmek bile mutlu ediyor beni… Woody’nin de söylediği gibi; tek cevap “aşk”, tek cevap “Susan”… Ve yaşamak; başıma gelen en güzel şey sanırım…

“Maybe the poets are right, maybe love is the only answer.”
Hannah and Her Sisters, Woody Allen