25 Mayıs 2013 Cumartesi

Hüseyin Unchanined

" Yozgat'ın puslu ormanlarında ağır ağır ilerliyoruz. Kaç gündür yollardayız, hangi gündeyiz farkında değilim. Ayağımdaki zincirler canımı sıkıyor. Benim gibi babayiğit bir adamın sonu böyle olmamalıydı. Oysa tek yaptığım şey ramazan ayında oruç tutmamaktı. Çalıştığım çiftliğin sahibi dinci herif beni de bu köle tüccarlarına sattı. Lanet olsun. Bulduğum ilk fırsatta bu ki gerizekalıyı da öldüreceğim... "

- Hey, sen ağacın arkasındaki. Gecenin bu saati yalnız başına ne işin var?
- Aslında sizleri arıyordum beyler. İş konuşmak istiyorum. Ben Remzi, veteriner Remzi.
- Bizi mi arıyordun? Senin gibi lanet bir baytar bozuntusunun, bizim gibi köle tacirleriyle ne işi olur?
- Taşıdığınız köleler arasında Gülen çiftliğinde çalışmış birisi var. Eğer anlaşabilirsek onu satın almak istiyorum.
- Senin paran burada geçmez yabancı! Şimdi yaylan da ense tıraşını görelim.
- Aranızda Gülen çitliğinde çalışmış olan hanginiz. (Kölelere doğru seslendi)
- ......

- Benim dayı. Ben çalıştım o pezevengin yanında. İsmim Hüseyin, H sessiz.
- Seninle işimiz var Üseyin.
+ HEY ADAMLARIMLA KONUŞMAYI BIRAK DEMEDİM Mİ? (Silahını çeker)
.... Silah sesleri.....

"Dayıya bak! Baksan 80 yaşında ama gözünü bile kırpmadan iki kişiyi vurdu"

- Üseyin! Hadi gidiyoruz. Sana karlı bir iş teklifim var. Siz, köleler! Siz de kendinizi çözüp batıya doğru gidin. İzmir diye bir kent var. Muhtemelen sizi hoş karşılamayacaklar ama yine de zincire vurulmaktan iyidir.
- Tamamdır dayı gidelim. Ne yapacağız.
- Ben kelle avcısıyım, iki tane adam arıyorum. Süleyman ve Mahmut Yıldırım. Milletin karısına kızına bulaşmış, cinayet işlemişler. Ancak ben bu adamları tanımıyorum. Sen ise tanıyorsun. Bana bunları göstereceksin ve bunun karşılığında seni azat edeceğim.
- Ooo öyle desene be hacı amca. Okey yani benden yana problem yok.

(birkaç gün yol aldıktan sonra)
.....


- Çiftlik burası mı?
- He burası.
- Aha şu iki herif onlar, bana da işkence ettilerdi.
- Tamam sen sakin ol. Ben halletcem.

- Selamınaleyküm gençler. Ne yaptınız?
- Alkeykümselam hacı amca. İşte çiftlik işleri felan. Sen ne yaptın?
- İyi, işte yoldayız kaç gündür de, bir dinlenelim dedik. Şişş bak ne diyeceğim, bizi iki ayran getir de bağrımız serinlesin.
- Ayıp ettin dayı geç otur.
+ Lan Sülo bu bizim Üseyin değil mi?
- Vay amınakoyim hakkaten o.
- NE OLDU LAN ŞAŞIRDINIZ MI OROSPU ÇOCUKLARI?  (Silahını ateşler)

....

- Ne yaptın be Üseyin?
- İntikamımı aldım bu şerefsizlerde be dayı.
- Neyse bu seferlik böyle olsun. Ben parama bakarım hacı. Sen de bundan sonra serbestsin.
- Dayı bir şey diyeceğim. Benim gidecek yerim yok. Param da yok. Yarimi de bu deyyusların Gülen başka bir şerefsize satmış. Onu kurtarabilir miyiz?
- Tabi olm o adamların anasını bile sikeriz. Merak etme sen. Biraz para biriktirelim önce. Bir de Yozgat'tayken testi kebabı yiyelim, ajlıktan midem bulandı amünüyüm.
- Hah bunu iyi dedin dayı.

Hüseyin ve veteriner Remzi dayı bir süre suçluların peşinde koştular. Bu sırada Hüseyin silah yeteneğini iyice geliştirmişti. Ama aklı hep sevdiğindeydi. Acaba şimdi ne yapıyordu? Hüseyin istemsiz bir şekilde dışından "Offf amınakoyim, dertler de bitmiyor ki" dedi. Bunu duyan Remzi dayı "Dertler de yarrak gibidir be Üseyin, hep en büyüğü kendinde zannedersin". Hüseyin bunun üzerine bir şey diyemedi. Zaten diyemezdi. Nasıl desindi ki? Yani aklına bir şey gelmiyordu. Yaşlı başlı adam nasıl bu kadar terbiyesizce konuşabiliyordu? İyice tiksinmişti yaşlılardan. Zaten yaşlıları pek sevmezdi. Çünkü bir kere yaşlıydılar. Genç insanlar hep güzeldi. Yaşlılar ise oldukça çirkin ve adet çamaşır makinesinde 2 gün kalmış atlet gibi buruş buruştu. İkincisi ise otobüste falan çok saygısızca davranıyorlardı. Zaten bedava bindikleri taşıtta bir de utanmadan yer istiyorlardı. Hüseyin buna uyuz oluyordu. Gerçi kendisi hiç otobüse binmemişti. Ama bir arkadaşı anlatmıştı. O da inanmış ve hemen nefret etmişti yaşlılardan. Evet.


(uzun bir süre sonra)

....

- Hazır mısın Üseyin? Bugün büyük gün. İşte çiftlik. Sevdiceğini de alıp gidiyoruz bu diyarlardan.
- Hazır olmaz mıyım Remzi dayı, aylardır bu anı bekliyorum.

Hüseyin ve Remzi dayı ağır ağır çiftliğe doğru yol aldılar. Çiftlik sahibi biraz aksi bir İzmirliydi. Kimse sevmezdi onu ve artık yaşlandığı için herkese çiğdem diyordu. Garip bir adamdı.

Çiftlikten içeri girdiklerinde iyi karşılandılar. Çünkü zengin bir görünüşe sahiptiler. Görünüş çok önemliydi. O zamanlar görünüş çok sık karşılaşılan bir şey değildi, hatta karneyle satılıyordu. O yüzden iyi bir görünüşe sahip olan herkes zengin kabul ediliyordu.

Çiftlik sahibiyle Remzi dayı sıkı bir pazarlığa oturdular:

-Usta senin kölelerden birini almak istiyoruz. Adı İlayda. Entel ailelerden biriyle kaldığı için adını böyle koymuşlar.
- Ha siz Çiğdem'den bahsediyorsunuz.
- Çiğdem değil efendim İlayda.
- Biz İzmirliler İlayda'ya Çiğdem deriz!!!
- Tamam öyle olsun. Relax. O zaman Çiğdem'i istiyoruz.
- Yalnız ben köle satmıyorum. Biz İzmirliler kölelerimizi satmayız! Zaten köleleri sata sata vatanı bu hale getirdiler!
- Üseyin ben dayanamıyorum vuruyorum bu pezevengi. (Silahını çeker ve vurur)

Herkes bir şaşkınlık içerisinde koşuşturmaya başlamıştı. O sırada İzmirli çiftlik sahibinin yardımcılarından biri Remzi dayıyı vurdu. Remzi dayı kanlar içerisinde yatarken Hüseyin'e gel işareti yaptı ve kulağına eğilerek: "Fakir atlar ip üstüne, gider düşer sik üstüne be Üseyinim, kaderimizde İlayda'yı kurtarmak yokmuş" dedi. Hüseyin iyice tiksinmişti Remzi dayıdan. Adam ölüm döşeğinde bile küfür ediyordu. Ancak Hüseyin umudunu kesmemişti. Çatışmaya başladı. Uzun süren bir çatışma sonrasında Hüseyin herkesi öldürmüştü. Zira kurşunları bitmiyordu çünkü tabancası Remzi dayının hac ziyaretinde aldığı tabacaydı ve boynunda cevşen olduğu için ona kurşun işlemiyordu. Yani mantıklıydı bu. Nasıl mantıklı olmazdı ki? Allah vardı ve mantığı sorgulamak bile saçmaydı.

Django öhm pardon Hüseyin çatışmanın ardından tüm köşk içerisinde İlayda'yı aradı. İlayda bir köşede pısmış, korkmuş bir halde beklerken buldu. Elinden tutarak "Kalbim seni unutacak kadar adiyse, ellerim onu parçalayacak kadar asildir" dedi. İlayda anlamamıştı. Zaten İlayda elit bir ailenin yanında büyüdüğü için bu getto söylemlerini pek sığ ve kaba bulurdu. Bir anlık şaşkınlığını atlattıktan sonra İlayda Hüseyin'e dönerek: "Senin beni almak için döneceğin umudu düşmekte olan bir atom bombasının gölgesine lale soğanı dikmek gibiydi". Zaten umut da böyle bir şeydi be, adı da o yüzden umuttu. Hüseyin bu entel sözlerepek anlam veremese de hoşuna gitmişti. İlayda'yı sırtına alarak dışarıda bekleyen atına doğru yol aldı. İlayda'yı atına bindirdikten sonra içerideki içki şişelerinden hazırladığı molotof kokteyllerini köşke doğru fırlattı.

Köşkün yanışını birlikte izlerken polis geldi. Hüseyin'i molotof kokteyli atmaktan içeri aldılar. Hakim karşısına çıkan Hüseyin ülkeyi bölmeye teşebbüsten 12 yıl ceza aldı. Bu da Remzi amcayı haklı çıkarmıştı: "Fakir atlar ip üstüne, gider düşer sik üstüne"...