23 Şubat 2011 Çarşamba

Bedrana'nın Öyküsü

Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma...

İstanbul'un Eyüp semtinde bir apartman dairesinde dünyaya gelmişti. Doğum sancıları başlayan annesi hastaneye yetişememiş ve evde doğurmak zorunda kalmıştı. Dünyaya gözlerini ilk açtığı andan itibaren çeşitli zorluklarla karşılaşmıştı. Annesi evde doğum yaptığı için mikrop kapmış ve küçücük bir bebekken haftalarca hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Belki de hastaneleri bu yüzden sevmiyordu, zaten kim severdi ki?

Yaz tatillerinde ailecek köye dedesini ziyarete giderlerdi. Dedesi köyün eski imamıydı ve Bedrana'ya Kur'an öğretmeye başlamıştı. Sohbetlerinden bir tanesinde dedesi Bedrana'ya "Allah var" demişti ve Bedrana da inanmıştı bu söze... Küçük yaşta yaşadığı travmalar sadece bununla kalmamıştı. En büyük kardeşini bir köpeğe tecavüz ederken görmüştü. Hayatında yaşadığı en iğrenç 30 saniyeydi. Bu olaydan sonra hayvanları daha çok sevmeye başlamıştı ve bir daha abisiyle konuşmadı...

Lise çağlarında hep kiloluydu. Bütün yaşıtları okul bahçelerinde, parklarda cıvıl cıvıl sevişirken Bedrana hep ders çalışıyordu. Aslında bu iyi bir şeydi çünkü liseli olmak denyoluktu, ama evde oturup ders çalıştığında hayallerindeki üniversiteyi kazanabilirdi. Gerçekten de öyle olmuştu. ODTÜ Sosyoloji bölümünü kazanmıştı.

Ankara'yı seviyordu. Neden sevdiğini bilmiyordu, sadece seviyordu. Sanırım özgürlüğünün başkentiydi Ankara. Nefret ettiği ailesinden ve sadece tişörtlerdeki siluetini sevdiği İstanbul'dan uzaktı artık. Gri şehrin, renkli sokaklarında dolaşmayı severdi, ama o sokaklardaki çocukları hiç sevmezdi. O'na göre 4 yaşından büyük bütün çocuklar gerizekalı ve denyoydu. Yaşlıları da sevmezdi, ama bu nefret Ankara'da başlamıştı. Her gün binmek zorunda olduğu otobüslerde nefret etmişti yaşlılardan. Bedava bindikleri otobüslerde utanmadan yer istiyorlar, sesli konuşuyorlar ve ossuruyorlardı. Bunlar saygısızca davranışlardı ve sonunda nefreti doğuruyordu.

Beş yıl süren başarılı bir sosyoloji eğitiminin ve evrim hakkında okuduğu birçok kitabın ardından tanrıya inancı kalmamıştı. Artık ailesinin yanına dönemezdi, zaten dönmek te istemiyordu. Ekonomik bağımsızlığını kazanması gerekiyordu ancak bir sosyolog olarak iş bulmak zordu. Aynı zamanda akademik kariyer de yapmak istiyordu ve bunun için gerekli koşullar hazırdı bile. Yıllar önce katıldığı bir kongrede İzmir’li bir profesörle tanışmıştı. Saçları pamuk misali bembeyaz olan bu profesörle sürekli elektronik posta aracılığı ile haberleşiyorlardı ve adam Bedrana’yı asistanı olarak görmek istiyordu. Ancak tek sorun Bedrana’nın ailesiydi. Beş yıl geçmesine rağmen Ankara’ya gelmesini daha içlerine sindirememişlerken bir de İzmir’e gitmesini nasıl kabul edeceklerdi acaba?

Bedrana aklındaki bütün olumsuz düşüncelerini bir kenara bırakıp İzmir’e taşınma kararı almıştı. Fazla bir zamanı yoktu ve yapmak istediklerinin çoğunu yapamamıştı. Evet fazla zamanı yoktu, çünkü daha birkaç günlük bebekken vücuduna sinsice giren bakteri beyninde kalıcı hasar bırakmıştı. Ancak doktorlar bunu o zaman fark edememişlerdi. Belki fark etseler durum değişebilirdi, belki de o zaman, Bedrana, hepimizin adım adım yürüdüğü ölüme doğru koşar adımlarla ilerlemek zorunda kalmazdı…

Yüksek lisans eğitimine başlayan Bedrana, akademik kariyerinin henüz ikinci ayında kadro bile almıştı. Ancak akademinin yolları taştandı ve Bedrana’yı rahatsız ediyordu. Akademinin baskısından ve o’nu ölüme sürükleyen beyin hasarından bunalıp intihar etmeye karar vermişti. Ancak iş bu eylemi gerçekleştirmeye geldiğinde yapamamıştı, çünkü zaten ölecekti ve acele etmenin bir mantığı yoktu. Bir sigara yakmış ve hayatta yapamadıklarını düşünmüştü. Zamanı çok azdı ve yapmak istediklerinin çoğunu yapamamıştı. Bunun nedenini biliyordu. Aynı anda o kadar çok şey yapmak istiyordu ki, bunların hiç birisi gerçekleşmiyordu.

Bütün yaşadıklarının üzerine bir karar almıştı, hayatı artık hak ettiği gibi heyecanlı bir şekilde yaşayacaktı. Bu karardan sonra gizlice partilere gidiyor, marketlerden ufak tefek şeyler çalıyor, çeşitli semtlere gidip tanıştığı kişilere kendini sırf eğlence olsun diye bazen çalıştığı yerden kovulmuş bir hizmetçi, bazen kordonda yalnız başına dolaşan bir turist, bazense falcı bir çingene kızı olarak tanıtıyordu. Bu ne kadar riskli de olsa, başkası olmak hoşuna gidiyordu. Zaten hayattaki tek pişmanlığı bir başkası olamamasıydı, bunu da başkaları gibi davranarak telafi ediyordu.

Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma... O'nun hayatı sona yaklaşırken, hikayesi daha yeni başlıyordu...

Devam edecek...