Gecenin karanlığında, Küçük Esat'ın sessiz sokaklarında yalpalayarak ilerliyorum, hafiften çakır keyfim. Aklımda uzun süredir dinlediğim bir şarkının sözleri dolanıyor. Mırıldanıyorum: "Let's call the whole thing off" ... Bir yandan da buraya neden Küçük Esat dendiğini kavramaya çalışıyorum. Tarif edilemez bir mutluluk ve keyif yaşıyorum.
Bir sokaktan diğerine umarsızca geçiş yaparken, köşede bir hatun görüyorum. Yanına doğru yaklaşırken yüzünü de seçiyorum. O kadar güzel ki... O an aşık oluyorum. Tabi ki gidip tanışmayı aklıma bile getirmiyorum. Her ne kadar romantik, yakışıklı, zeki ve aşırı sosyal bir insan olsam da aynı zamanda küçük bir çocuk kadar çekingenimdir. Tam yanından geçerken kadın "Pardon bakar mısınız?" diyor. Bakıyorum. Ama sadece bakıyorum. Yüzü uzaktan gördüğümden daha güzel... Ben bakarken o konuşmaya devam ediyor: "Özür dilerim sizi korkuttuysam, ama sizinle tanışmayı çok istedim" diyor. Şaşırıyorum tabi. "Canım ben de seninle tanışmayı çok istedim" demek istiyorum ama diyemiyorum tabi. "O zaman merhaba, ben Hüseyin" diyorum yavşak ve kendimden tiksindirten bir sırıtışla. "Ben de Jane, yüzünüz çok güzel" diyor. "Teşekkür ederim" diyorum ama inanmıyorum tabi. Adının Jane olması bende şüpheler uyandırıyor. İsmi Jane olan birisi, ismi Hüseyin olan birisini hoş bulmamalı diye düşünüyorum. Sanki Jane, Alexander'dan hoşlansa daha uygun düşecekmiş gibi.
"Bu saatte ne yapıyorsunuz sokaklarda?" diyor. "Evime gidiyorum" diyorum. "Peki siz ne arıyorsunuz?" diye soruyorum. "Aşkı ve sevgiyi arıyorum" diyor. Yine inanmıyorum. İçimde kadının organ mafyası olduğuna dair şüphelerim gittikçe kuvvetleniyor. "Nerelisiniz?" diyor. "Yozgatlıyım" diyorum. "Ben de" diyor. "O zaman ikimizde buranın yerlisiyiz" deyip gülümsüyor. Önce anlamıyorum. Sonra etrafıma dikkatlice baktığımda Yozgat'ta olduğumuzu farkediyorum. Adı Jane ve Yozgatlı. Kadının organ mafyası olduğu düşüncesi beni daha da rahatsız etmeye başlıyor ve müsade istiyorum. "Ben de seninle gelebilir miyim bu gece kalacak yerim yok?" diyor. Kadından çok korksam da gel diyorum, belki sevişiriz düşüncesi böbreklerimi kaybetme düşüncesinden ağır geliyor.
Eve vardığımızda hemen bir şarap açıyorum ve "Biraz bekler misin üstüme rahat bir şeyler alıp geleceğim" diyorum. Robdöşambrımı giyip kızın yanındaki koltuğa oturuyorum. Hemen yanımdaki sehpada duran sarma sigaramdan bir tane alıp içmeye başlıyorum. Bir elimde şarap, sarma sigara ve robdöşambr üçlüsü ile adeta level 35 entelektüel gibi görünüyorum. Kadının etkilendiği de aşikar, yaptığım hoş iltifatlara kikirdeyerek tepki veriyor. Eğer bir kadın kikirdiyorsa bu iyi bir şeydir bunun farkındayım. Farkında olduğum için de öpmek için ufak bir hamlede bulunuyorum. Kadın şaşırıyor ama karşılık da veriyor. Sevişiyoruz.
Uyandığımda "Günaydın Jane" diyorum hafifçe sarılarak. "Jane kim la?" diyor. Ama ses yanımda yatandan gelmiyor. Karşımda duran arkadaşımdan geliyor. "Kafan mı güzel lan?" diyor. "Bu ne amınakoyim?" diyorum, sarıldığım şeyin yastık olduğunu farkediyorum. Sonra arkadaşım gülmeye başlıyor. "Hahahaha kamyonu devirmiş yine pezevenk" diyor. Hayatın ne kadar berbat olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyorum. Sonra ismimin defalarca uzak bir yerden haykırıldığını duyuyorum. Birileri sürekli "Hüso" diye bağırıyor. Anlam veremiyorum, uyku mahmurluğu heralde diyorum. Sonra yüzümde patlayan bir tokatla kendime geliyorum. Rüya görüyormuşum. Kendime geldiğimde en yakın arkadaşlarımın başımda, gözleri yaşlı bir şekilde dikildiklerini görüyorum. Uzandığım yerden kalkmaya çalışıyorum ama izin vermiyorlar. "Buradan çıkamazsın Hüso ambulans yolda biraz daha dayan kardeşim" diyor en yakın arkadaşım. Her şey o kadar bulanık ki... Sonradan elimi hafifçe hareket ettirdiğimde buz parçalarını hissediyorum. Evet o korkunç şehir efsanesi benim de başıma gelmişti. Buz dolu bir küvetin içinde, böbrekler gitmiş... Arkadaşlarıma "İki böbreğimi de almış mı?" diye soruyorum kısık bir sesle. "Yok abi kimse böbreklerini almamış, dalağı almışlar" diyor bir arkadaşım. Seviniyorum. "Zaten büyüktü, oh iyi askerden yırttık" diye düşünüyorum. Sonra "Bu kadar başarısız bir organ mafyası mı olur?" diye düşünüp gülümsüyorum. Acil durum doktorları sonunda ulaşıyor. Tam beni küvetten kaldırırlarken yeniden sesler duymaya başlıyorum. Birileri sürekli "Ali, şşş uyan saat 4 oldu" diyor. Kafam işkembe çorbasına dönüyor. "Ne yapıyorsunuz lan bana?" diye haykırmak istiyorum ama o gücü kendimde bulamıyorum. En sonunda "Ali oğlum kalk hadi çay demledim" diyor annem.
Kendime geliyorum. Yatağımdayım. Bir an mutlu oluyorum. Dalağımı kontrol ediyorum, yerli yerinde. O an organlarımı ne kadar çok sevdiğimi anlıyorum. Teker teker hepsine teşekkür ediyorum.Yataktan kalkıp çayımı içiyorum. Ardından sığır gibi yaşadığım berbat ama huzurlu hayatıma devam ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder