Yaklaşık üç senedir akademik yaşamın bir parçasıyım. Ben de her lisans öğrencisi gibi heyecanlı bir şekilde başlamıştım. Çünkü akademi hayallerimdeki her şeyi temsil ediyordu. Hatta doktora mülakatında "Neden doktora yapmak istiyorsun?" sorusuna da "Çocukluğumdan beri istediğim şey iyi bir akdemisyen olmak" diye cevap verdim. Ancak yüksek lisansa başladıktan sonra daha 6 ay bile geçmeden akademinin karanlık yüzünü görme fırsatım oldu.
Tabiri cayizse akademinin ucu boktan bir yere çıkıyor. Gerek bireysel anlamda danışman hocayla olan ilişkiler, gerekse danışman hocanın diğer hocalarla olan ilişkisi insanı akademik hayattan soğutmaya yetiyor. Tabi her şey bununla da sınırlı değil. Sizin akademik düşünce yapısına ve bir çalışma yapmak için gerekli bilimsel alt yapıya sahip olduğunuz düşünülmüyor. Yani sizin bilimsel kimliğiniz hiçe sayılıyor (yıllar geçse de) sürekli danışmanınızın adı altında eziliyorsunuz. Bunlar akademik hayatın gerçekleri diyelim. Şu ana kadar konuştuğum her insan (akademik anlamda) bütün bu sıkıntılara sahip.
Bütün bunları geçtim fakat akademik hayat içerisinde, sözde bütün akademisyenlerin karşı olduğu mobbingi yani psikolojik baskıyı sonuna kadar yaşıyorsunuz. Bu, eğer kişiliğinizden taviz vermeyen ve yalaka birisi değilseniz sizi gerçekten bıktırıyor.
Son zamanlarda yaşanan tüm bu sıkıntılar hayalimdeki meslek açısından bende de büyük tiksinti yarattı. Akademik hayatın kirli bir süreç olması ve sizin danışmanınız için para kaynağı (her yüksek lisans için 300, doktora öğrencisi için 600 tl alıyorlar) olduğunuzun farkına varmak ve aslında bilim yapmadığınızı, sadece kullanılıp atılacak birer kaynak olduğunuzu anlamak psikolojik açıdan alacağınız en büyük darbedir.
Bu işin bilim yapma kısmı ise sahile gidip denize girmeden kumdan kale yapmaya benziyor. Biz Türkiye'de bunu yapıyoruz. Ayağımızı denize sokmuyoruz bile. Sadece kıyısında kumdan kaleler yapıyoruz. Basit, zaman geçirici ve kolay yıkılabilir...Akademik yayınlara bakıldığında bu net olarak görülebilir. O çok övündüğümüz, hatta el üstünde tuttuğumuz moleküler biyologlar bile tekrar çalışmalarından öteye gidemiyor sadece kullanılan enzim değişiyor vs. Zaten buna yetecek ne kaynakları var ne de zamanları. Sadece günü kurtarıp doçentlik için gerekli yayınları yapmaya çalışıyorlar.
Ben uzun zamandır bunların farkındaydım ancak Curiosity'nin Mars'a iniş yapması ve yolladığı ilk panoramik fotoğraftan sonra her şey bir anda yerli yerine oturdu. Curiosity denen teknoloji harikası alet üzerinde nükleer bir reaktör taşıyor ve kendi enerjisini üretebiliyor. Bu da yetmezmiş gibi kendi laboratuvarı var. Topraktan aldığı örnekleri analiz edebiliyor. Bu gerçekten benim aklımı alıyor. Teknoloji ve bilimin vardığı bu nokta ve benim yaptığım sözde bilim beni depresyona sokuyor. Biz "Kim kiminle arkadaş, kim kimin arkasından iş çeviriyor" gibi saçma sapan argümanlarla uğraşırken adamlar kendi laboratuvarı olan bir aracı Mars'a gönderiyorlar. Bunu düşündükçe daha da nefret ediyorum. Türkiye'de bilim namına gerçekten bir şey yapılmıyor. Zaten temel bilimler desteklenmiyor. Bir üniversitenin biyoloji bölümü senede en az 150 mezun veriyor. Niteliksiz eleman... Çoğu bankacı oluyor zaten.
Bir yaz okulu zamanında Polonyalı biriyle tanışmtım. Estetik cerrahtı. Bana sormuştu "Sen ne okuyorsun?" diye. Biyoloji demiştim ve adam şaşırmıştı. Ben de okumak istedim ama almadılar demişti. Bu gerçek bir anı. Ben de şaşırmıştım çünkü Türkiye'de temel bilimler artık "Evde oturacağıma en azından üniversite okumuş olurum" hatta "Yazdım geldi" mottosuyla okunulan yerler. Bu durum beni tiksindiriyor, daha fazla devam etmeme engel oluyor. Adı üstünde "Temel Bilim"...
Türkiye'de akademik yaşam sanıldığı gibi bir çiçek tarlasından oluşmuyor. Daha çok dikenli tel dolu boş bir araziye benziyor. Bizlerde bu arazide adım atmaya çalışan biçare geri zekalıları oluşturuyoruz. O dikenli teller derimizde yaralar oluşturdukça tükeniyoruz. Ve ne yazıkki çok güçlü bir insan olsanız ve devam etmek isteseniz bile bu araziden çıkamıyorsunuz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder